Seni yalnız başına bırakıp gidenler vardır. Daha yolun başında elini tutup, “merak etme, ben buradayım.” diyenler… Sonra yolun yarısına geldiğinde bir bahanenin arkasına saklanıp sessizce uzaklaşanlar.

Bir de olmadık yerde gidenler vardır. Tam da insanın dizlerinin bağı çözülmüşken… Tam da hayatın yükü omuzlarına çökmüşken… Tam da “birinin yanımda olmasına ihtiyacım var.” dediğin yerde seni kendi dertlerinle baş başa bırakıp gidenler.

Hepimizin ortak hikâyesi biraz da bu değil mi? Hayatımıza giren insanların hepsi bizimle aynı mesafeyi yürümüyor. Kimi birkaç adım eşlik ediyor, kimi yıllarca yanımızda kalıyor, kimi ise sadece güzel günlerin yol arkadaşı oluyor.
Asıl mesele, kimin gittiği değil belki. Asıl mesele, gidenin ardından kendini nerede bulduğun. Çünkü insan bazı gidişlerden sonra değişiyor.

Bir daha kimseye eskisi kadar kolay güvenemiyor. “Ben buradayım.” cümlesinin anlamını sorguluyor. Verilen sözlerden çok, zor zamanda gösterilen davranışlara bakıyor. Çünkü iyi günde herkes yanındadır. Sen gülerken yanında duran çok olur. Sofran kalabalıkken sandalye bulan çok olur. İşler yolundayken “Biz beraberiz.” demek kolaydır Ama hayatın seni köşeye sıkıştırdığı günlerde kim kalıyor? Telefonun çalmadığında kim arıyor? Herkes dağıldığında kim kapını çalıyor? Sen konuşacak hâlde bile değilken, sessizliğini kim anlıyor?

İşte insan, dostluğu en çok orada öğreniyor. Bazen bizi yaralayan şey gidenin gitmesi değildir. Kalacağına inandırmış olmasıdır. Çünkü insan herkesten kalmasını beklemiyor. Ama bazı insanlara güveniyor. Onları hayatının bir yerine koyuyor. Bir gün başına bir şey geldiğinde arayabileceğini düşünüyor. Düştüğünde elinden tutacaklarını sanıyor. Sonra bir bakıyorsun…

En çok güvendiğin kişi, senin en çok ihtiyacın olan yerde yok. İşte o an insanın içinde sessiz bir kapı kapanıyor. Kimse duymuyor. Kimse görmüyor. Ama sen biliyorsun. Artık eskisi gibi olmayacağını biliyorsun. Yine de hayat devam ediyor.
Bir süre sonra anlıyorsun ki herkesin senin kadar vefalı olması gerekmiyor. Herkesin senin verdiğin değeri vermesi de gerekmiyor. İnsanları kendi kalbinin ölçüsüyle tarttığında, çoğu zaman hayal kırıklığı kaçınılmaz oluyor. Çünkü sen “Ben olsam gitmezdim.” diyorsun. Ama herkes sen değil. Sen yarı yolda bırakmayabilirsin. Sen birinin derdi olduğunda kendi derdini unutabilirsin. Sen, “Şimdi onun yanında olmalıyım.” diyebilirsin. Ama karşındaki aynı şeyi yapmak zorunda değil. Bunu kabul etmek acıtır. Fakat aynı zamanda insanı özgürleştirir. Çünkü bir noktadan sonra şunu öğreniyorsun: Bazı insanların gitmesi, senin eksikliğin değildir. Bazıları sadece yol arkadaşlığını sürdürecek kadar güçlü değildir.

Bazıları yalnızca güzel havalarda yürümeyi bilir. Bazıları senin hayatına kalmak için değil, sana bir şey öğretmek için girer. Gidene kızmadan, kalana kıymet bilerek ve kendini bir daha kimsenin varlığına mahkûm etmeden yürümek.
Herkes gidebilir. Bir dost, bir sevgili, bir arkadaş, bir yol arkadaşı… Ama sen kendine sahip çıkmalısın. Düştüğünde kendini kaldırmalı, sustuğunda kendi sesini duymalı, yorulduğunda biraz dinlenip yeniden yürümelisin. Hayat, onlar gittikten sonra senin yürümeye devam edebilme hikâyendir.