İran adım adım bir kuşatma stratejisinin içine mi çekiliyor, yoksa yaşananlar sadece bölgesel bir gerilimin doğal sonucu mu; dünya gerçekten olup biteni tarafsız bir gözle izliyor mu, yoksa büyük bir planın aşamaları birer birer hayata geçirilirken kamuoyu bilinçli biçimde alıştırılıyor mu; yıllardır tartışılan Büyük Ortadoğu Projesi denilen çerçeve, haritalar üzerinden değil de krizler, iç karışıklıklar ve müdahaleler üzerinden mi adım adım uygulanıyor?
Önce Irak… Sonra Suriye… Şimdi İran…Ve insan ister istemez aynı soruyu soruyor: Sıradaki kim? Bu sorunun cevabı aslında birçok kişinin zihninde şekillenmiş durumda; fakat küresel dengelerin hassasiyeti, diplomatik ilişkilerin kırılganlığı ve iç politik hesapların gölgesi altında kimse bu ihtimali açık ve net cümlelerle dile getirmek istemiyor, adeta herkes aynı gerçeğin etrafında dolaşıyor ama merkezine inmeye cesaret edemiyor.
Asıl dikkat çekici olan ise savaşların ve çatışmaların kendisinden çok, bu olayların kamuoyuna sunuluş biçimi; televizyon ekranlarında İran’daki gelişmeler aktarılırken “şu kadar kişi hayatını kaybetti” ifadesi kuru bir istatistik bilgisi gibi geçiyor, o cümlenin içinde insanın kalbine dokunan bir sarsıntı, bir vicdan muhasebesi, bir insani derinlik hissedilmiyor, sanki ölenler bir annenin evladı, bir çocuğun babası, bir ailenin umudu değilmiş gibi, yalnızca sayısal veriye indirgenmiş birer rakamdan ibaretmiş gibi sunuluyor.
Sayılar var, ama acı yok; rakamlar var, ama gözyaşı yok; haber var, ama insan yok. Bir ülkenin iç işlerine müdahale etmek ne zamandan beri “özgürlük getirmek” gibi süslü ve pazarlanabilir bir kavramla meşrulaştırılabilir hâle geldi; Irak’a yapılan müdahalenin ardından ortaya çıkan tablo gerçekten özgürlük müydü, Libya’da yaşanan parçalanma huzur mu getirdi, Suriye’de yıllardır süren yıkım istikrar mı sağladı; eğer bu örneklerin her birinde sonuç uzun süreli kaos, otorite boşluğu ve toplumsal travma olduysa, aynı yöntemin yeni adresler için umut ve çözüm olarak sunulması nasıl bir akıl yürütmenin ürünüdür?
Kızılderililere atfedilen ve sembolik anlamı son derece güçlü olan bir söz vardır: “Nehirde iki balık kavga ediyorsa, bilin ki oradan bir İngiliz geçmiştir.” Bu söz tarihsel bağlamı tartışmalı olsa bile, güç mücadelelerinin arkasındaki görünmeyen aktörleri ve küresel çıkar hesaplarını anlatması bakımından çarpıcı bir metafor sunar; bugün Ortadoğu coğrafyasına bakıldığında da, birçok iç gerilimin ve bölgesel çatışmanın arka planında büyük güçlerin jeopolitik çıkarlarını görmek zor değildir, çünkü enerji yolları, stratejik boğazlar, yer altı kaynakları ve askeri üsler söz konusu olduğunda insani söylemler çoğu zaman ikinci plana itilmektedir.
Necmettin Erbakan yıllar önce “İran’dan sonra sıra bize gelecek” dediğinde, bu sözler bazı çevreler tarafından abartılı ve komplo teorisi olarak değerlendirilmişti; fakat bugün bölgedeki askeri hareketlilik, diplomatik baskılar, ekonomik yaptırımlar ve medya söylemleri bir arada değerlendirildiğinde insan ister istemez şu soruyu soruyor: Acaba gerçekten adım adım bir psikolojik ve siyasi zemin mi hazırlanıyor, yoksa biz yaşananları parça parça gördüğümüz için bütünü kavramakta mı zorlanıyoruz?
Toplumlar yalnızca tanklarla, füzelerle ve askeri operasyonlarla dönüştürülmez; asıl dönüşüm çoğu zaman zihinlerde başlar, medya diliyle şekillenir, kültürel üretimle beslenir ve gündem kalabalığı içinde fark edilmeden normalleştirilir; televizyon dizileriyle, magazin tartışmalarıyla, sosyal medya polemikleriyle meşgul edilen kitleler, küresel ölçekte yaşanan büyük kırılmaları çoğu zaman ancak sonuçları kendi hayatlarına dokunduğunda fark eder.
Yugoslavya’nın parçalanma sürecine dair anlatılan ve “Halka ne oluyor diye sorulduğunda evde dizi izliyoruz cevabı alındı” şeklinde aktarılan hikâye belki birebir tarihsel bir veri değildir, fakat içerdiği mesaj son derece nettir: Toplumlar gündelik konfor alanlarına çekildiğinde, tarih sahnesinde alınan büyük kararlar çoğu zaman onların iradesi dışında şekillenir ve sonuçta bedel yine o toplumlara ödetilir.
Bugün milyonlarca insan ekran başında günlük siyasi atışmalarla, sosyal medya tartışmalarıyla ve geçici gündem başlıklarıyla meşgul olurken, bölgesel dengelerin yavaş ama kararlı biçimde değiştiğini, askeri ve diplomatik hamlelerin uzun vadeli stratejilerin parçaları olabileceğini görmek istemeyen geniş bir kitle oluşmuş durumda; oysa tarih bize defalarca göstermiştir ki, hazırlıksız yakalanan toplumlar çoğu zaman kendi geleceklerini belirleyen süreçlerin pasif izleyicisi hâline gelir.
Mesele yalnızca İran değildir; mesele bir yöntemdir, bir modeldir, bir müdahale biçimidir; eğer bir düzen “kaos üret, müdahale et, yeniden şekillendir ve buna özgürlük de” mantığı üzerine kurulmuşsa, bunun şimdiye kadar kalıcı huzur ve istikrar getirdiği tek bir örnek dahi göstermek zordur.
Soru hâlâ ortada duruyor ve belki de her zamankinden daha yakıcı bir biçimde sorulmayı hak ediyor: Özgürlük gerçekten dışarıdan askeri güçle taşınabilen bir kavram mıdır, yoksa milletlerin kendi iradeleriyle, kendi iç dinamikleriyle, kendi siyasi ve toplumsal olgunluklarıyla inşa ettikleri bir değer midir?
Geçtiğimiz günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail Büyükelçisi tarafından dile getirilen ve “Nil’den Fırat’a uzanan bölge İsrail’in hakkıdır” şeklinde aktarılan sözler, diplomatik bir polemik olmanın ötesinde, bölgeye dair zihinsel tasavvurların ve stratejik hedeflerin ipuçlarını barındıran bir yaklaşımın dışavurumu olarak okunmalıdır; çünkü tarih bize şunu öğretmiştir: Sınırlar önce haritalarda değil, zihinlerde değişir ve zihinlerde meşrulaştırılan her fikir, bir gün sahada uygulanabilir bir projeye dönüşebilir.