İnsan, en çok seslerin içinde kaybolur. Övgülerin cilasına da, yergilerin pasına da aynı kolaylıkla teslim olur. Bir bakarsın başkalarının alkışıyla şişmiş bir özgüven; bir bakarsın iki kelimelik eleştirisiyle çökmüş bir benlik… Oysa olgunlaşmak, ne övgüyle havalanmak ne de eleştirisiyle yere çakılmaktır. Olgunlaşmak, ortada ve sarsılmaz durabilme kudretidir.

Gerçek büyüme, kimsenin övgüsünde göğsünün kabarmadığı, kimsenin yergisinde omuzlarının düşmediği gündür. Çünkü o gün, kendi sesini duymayı öğrenirsin. Kendini bilirsin. Kendi değerini el kapısında aramazsın.
Artık bir başkasının onayına ihtiyaç duymazsın çünkü kendi onayını verebilecek bir iç disipline sahipsindir.

Bir başkasının eleştirisi seni yıkamaz çünkü kendini eleştirebilecek bir dürüstlüğün vardır. Kendi hatanı görebilecek kadar cesur, o hatayı iyileştirecek kadar da merhametlisindir.

İnsan, kendine hükmettiği ölçüde özgürdür. Kendi vicdanına, kendi ölçülerine, kendi pusulasına…
Dışarıdan gelen her övgü, hakkını biliyorsan sadece bir tebessümdür. Her eleştiri ise haddini bildiğin sürece sadece bir rüzgâr akımıdır: Üzerinden geçer gider.

Başkalarının sözüyle yükselenler, yine başkalarının sözüyle düşer. Ama kendi omurgasıyla duranlar, hiçbir fırtınada yıkılmaz. Çünkü güçlerini dışarıdan değil, içeriden alırlar.

Ve en önemlisi: Kendini onaylayan insan, kendini kandırmaz. Eksiklerini görmezden gelmez. Kendi kendini ölçer, tartar, düzeltir. Gelişimin anahtarı da zaten budur, başkalarının değil, kendi vicdanının hakemliğine güvenmek.

Bir gün gelir…
Ne alkışa minnet duyarsın, ne eleştiriye sitem edersin.
Sadece yoluna bakarsın.
İşte o gün, gerçekten büyümüşsündür.
Kendini bilenin ne alkışa borcu olur ne eleştiriye ihtiyacı.