Nezaket, saygı, sevgi, anlayış… Bir zamanlar bizi bir arada tutan bu değerler bugün sanki eski bir fotoğraf karesinde kalmış gibi. Günlük hayatın içinde biraz durup etrafımıza baktığımızda, bu kelimelerin yerini öfkenin, tahammülsüzlüğün ve şiddetin aldığını görmek zor değil.
“Çocuk” diyoruz, ama küçük yaşta eline bıçak alan, şiddeti çözüm sanan biri çocuk olabilir mi? Çocuk kıyamaz. Çocuk zarar vermeyi bilmez. Şiddet, doğuştan gelmez; öğretilir. Evde, sokakta, okulda ve en çok da ekranda.
Televizyon dizilerine bakıyoruz: Silahlar konuşuyor, çeteler savaşıyor, güçlünün haklı olduğu bir dünya anlatılıyor. Sürekli kavga, sürekli hesaplaşma, sürekli intikam… Bu sahnelerin toplum üzerinde hiç mi etkisi yok? Elbette var. Özellikle kimlik arayışındaki gençler için bu hikâyeler, şiddeti normalleştiriyor; kaba kuvveti “güç”, saldırganlığı “cesaret” gibi gösteriyor.
Sorun yalnızca diziler değil. Asıl mesele, çocuklara ve gençlere sunabildiğimiz rol modellerin giderek azalması. Adalet duygusunun zedelendiği, geleceğe dair umudun törpülendiği bir ortamda öfke büyüyor. İnsan kendini değersiz hissettiğinde, sesini duyurmanın yolunu bağırmakta, vurmakta, korkutmakta arıyor.
Toplum olarak şiddeti her olaydan sonra kınıyoruz. Ama şiddeti besleyen dili, kültürü ve bakış açısını yeterince sorguluyor muyuz? Nezaket zayıflık, susmak eziklik, anlayış ise kaybetmek gibi sunuldukça; öfke de kendine meşru bir alan buluyor.
Belki de en acı soru şu: Çocuklara “ne yapmamaları” gerektiğini anlatıyoruz ama nasıl insan olunacağını ne kadar gösterebiliyoruz?
İnsan olmayı yeniden hatırlamak zorundayız. Çünkü unutulan her değer, yarın karşımıza daha büyük bir toplumsal yara olarak çıkıyor.