Birleşmiş Milletler ‘in (BM) yayımladığı son rapor, dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan birini bir kez daha gözler önüne serdi. Rapora göre dünyada yaklaşık 2,8 milyar insan, yani her üç kişiden biri, sağlıklı beslenmenin maliyetini karşılayamıyor. Bu insanlar karınlarını doyurabiliyor olabilir, ancak vücudun ihtiyaç duyduğu kaliteli protein, süt ürünleri, sebze, meyve ve diğer sağlıklı gıdalara düzenli olarak ulaşamıyor.
Bu tablo yalnızca Afrika'nın ya da yoksul ülkelerin sorunu değil. Artık orta gelirli ülkelerde de sağlıklı beslenme giderek lüks haline geliyor. Türkiye de bu ülkeler arasında yer alıyor.
Eskiden "aç kalmamak" önemliydi. Bugün ise "sağlıklı beslenebilmek" daha büyük bir sorun haline geldi. Çünkü insan sadece ekmekle yaşayamaz. Vücudun et, süt, yumurta, balık, baklagiller, sebze ve meyve gibi besinlere de ihtiyacı var. İşte asıl sıkıntı da burada başlıyor.
Son birkaç yılda gıda fiyatlarında yaşanan artış, milyonlarca ailenin mutfak alışkanlığını değiştirdi. Eskiden haftada birkaç kez et alan aileler artık ayda bir kez et alabilir hale geldi. Balık birçok evde sofraya uğramıyor. Peynir ve zeytin bile gramla alınmaya başlandı.
Bugün pazara çıkan vatandaşın en çok söylediği sözlerden biri şu:
"Poşet dolmuyor ama cüzdan boşalıyor."
Gerçekten de birkaç yıl önce yüz lirayla doldurulan pazar çantası bugün kat kat fazla para harcanmasına rağmen aynı şekilde dolmuyor.
Türkiye'de resmi enflasyon rakamları zaman zaman gerileme gösterse de özellikle gıda fiyatları vatandaşın cebini zorlamaya devam ediyor. Kırmızı et, tavuk, yumurta, süt ürünleri, sebze ve meyve fiyatlarındaki artış, dar gelirli ailelerin beslenme düzenini olumsuz etkiliyor.
Bugün birçok emekli, asgari ücretli ve sabit gelirli vatandaş maaşının büyük bölümünü kira ve faturaya ayırıyor. Geriye kalan parayla ise mutfağı döndürmeye çalışıyor.
Bu nedenle sofralarda ilk vazgeçilen ürünler genellikle protein kaynakları oluyor.
Et yerine makarna...
Balık yerine ekmek...
Meyve yerine çay...
Süt yerine gazlı içecek...
Bunlar aslında ekonomik sıkıntının sofraya yansıyan görüntüleridir.
Uzmanlar, sağlıksız beslenmenin sadece bugünü değil geleceği de etkilediğini söylüyor.
Yetersiz protein alan çocuklarda gelişim geriliği görülebiliyor.
Vitamin eksiklikleri bağışıklık sistemini zayıflatıyor.
Demir eksikliği öğrenme başarısını düşürüyor.
Obezite ile yetersiz beslenme aynı anda görülebiliyor.
Çünkü insanlar sağlıklı ürün yerine daha ucuz ama kalorisi yüksek gıdalara yöneliyor.
Hazır gıdalar, aşırı şekerli ürünler ve ucuz karbonhidratlar kısa süreli tokluk sağlasa da uzun vadede diyabet, kalp hastalıkları, tansiyon ve obezite riskini artırıyor.
Yani mesele sadece açlık değil.
Doğru beslenememek de büyük bir sağlık sorunu haline geliyor.
Türkiye'de son yıllarda özellikle emeklilerin yaşadığı ekonomik sıkıntılar da beslenme kalitesini etkiliyor.
Bir emekli pazara çıktığında fiyatlara bakıyor.
Karpuzun kilosunu hesaplıyor.
Kirazın yanına yaklaşamıyor.
Et reyonuna uğrayıp sadece fiyat etiketi okuyor.
Balığı uzaktan seyrediyor.
Bu manzara artık sıradan hale geldi.
Aslında sağlıklı beslenme yalnızca bireyin sorumluluğu değildir.
Bu aynı zamanda sosyal devletin de görevidir.
Vatandaşın kaliteli gıdaya ulaşabilmesi için üretimin artırılması, maliyetlerin düşürülmesi ve tarımsal verimliliğin yükseltilmesi gerekiyor.
Çiftçi kazanamazsa üretim azalıyor.
Üretim azalınca fiyatlar yükseliyor.
Fiyat yükselince vatandaş alamıyor.
Vatandaş alamayınca sağlık sorunları artıyor.
Sonuçta sağlık harcamaları büyüyor.
Yani mesele sadece tarım değil; ekonomi, sağlık ve sosyal yaşamın tamamını ilgilendiriyor.
Türkiye aslında güçlü bir tarım potansiyeline sahip bir ülke.
Dört mevsimin yaşanması büyük avantaj.
Meyve, sebze, tahıl ve hayvancılık açısından önemli bir üretim kapasitemiz bulunuyor.
Ancak artan üretim maliyetleri, gübre, yem, mazot ve enerji fiyatları üreticiyi zorlayınca bu avantaj tam anlamıyla sofraya yansımıyor.
Bir diğer önemli konu ise gıda israfı.
Türkiye'de her yıl milyonlarca ton gıda çöpe gidiyor.
İsraf edilen bu ürünler doğru planlama ile değerlendirilse hem fiyatlar üzerinde baskı azalabilir hem de ihtiyaç sahiplerine önemli katkılar sağlanabilir.
Birleşmiş Milletler de raporunda sadece üretimin artırılmasının yeterli olmadığını vurguluyor.
Asıl önemli olan herkesin sağlıklı gıdaya ekonomik olarak ulaşabilmesi.
Çünkü market rafında duran ürünü satın alamıyorsanız, o ürünün varlığı sizin için bir anlam ifade etmiyor.
Önümüzdeki yıllarda iklim değişikliği de gıda fiyatlarını daha fazla etkileyecek gibi görünüyor.
Kuraklık, su sıkıntısı ve aşırı hava olayları tarımsal üretimi zorlaştırıyor.
Bu da dünya genelinde gıda fiyatlarının yüksek seyretmesine neden olabilir.
Dolayısıyla ülkelerin bugünden önlem alması gerekiyor.
Sulama yatırımları artırılmalı.
Üretici desteklenmeli.
Kooperatifçilik güçlendirilmeli.
Aracılık maliyetleri azaltılmalı.
Gıda denetimleri sıklaştırılmalı.
İhtiyaç sahiplerine yönelik sağlıklı gıdaya erişim programları yaygınlaştırılmalı.
Sonuç olarak Birleşmiş Milletler ‘in "Dünyada her üç kişiden biri sağlıklı beslenemiyor" uyarısı, sadece uzak coğrafyalardaki insanların değil, Türkiye'deki milyonlarca vatandaşın da yaşadığı gerçeği yansıtıyor.
Sağlıklı beslenme artık yalnızca bir yaşam tercihi değil, ekonomik bir mesele haline gelmiş durumda.
Bir ülkenin gerçek zenginliği gökdelenleriyle değil; çocuklarının süt içebilmesi, gençlerinin yeterli protein alabilmesi, emeklisinin meyve-sebzeyi rahatça satın alabilmesi ve hiçbir vatandaşın "Bugün neyi alamayacağım?" kaygısıyla pazara gitmemesiyle ölçülür.
Çünkü güçlü ekonomi, sonunda vatandaşın sofrasına yansıyorsa gerçek anlamını bulur. Sofralar küçülüyorsa, toplumun geleceği de küçülmeye başlar. Sağlıklı nesiller yetiştirmenin yolu ise herkesin ulaşabileceği sağlıklı ve dengeli beslenmeden geçmektedir.