İnsan konuşmaya başladığı anda aslında kendini anlatır. Konu ne olursa olsun, cümle nereye varırsa varsın… her kelam bir ‘’ben’’den doğar ve yine bir ‘’ben’’e döner.

‘’Ben olsam…’’ ‘’Ben böyle düşünmüyorum…’’ ‘’Benim başıma gelse…’’
Fark ettin mi? Dünya ne kadar kalabalık görünürse görünsün, herkes kendi merkezinde yaşıyor. Herkes kendi hikâyesinin başrolü. Ve çoğu zaman, başkasını dinler gibi yaparken bile kendi iç sesini susturamıyor.
Çünkü insan, başkasını değil; başkasında kendine değen yeri duyar.
Birinin acısını dinlerken kendi yarasını hatırlar. Birinin mutluluğunu izlerken kendi eksikliğini hisseder. Birine kızarken aslında kendi içindeki çatışmayı savunur.
O yüzden her kelam ‘’ben’’ ile başlar. Çünkü konuşan, aslında kendini savunur, anlatır, hatta bazen gizler.
Ama asıl mesele burada bitmez…
Her kelam ‘’ben’’ ile de biter.
Çünkü en uzun cümleler bile dönüp dolaşıp insanın kendine çıkar. Ne söylersen söyle, sonunda içindeki aynaya çarparsın. Söylediğin her söz, sana dair bir iz taşır. Bir yargı, bir korku, bir ihtiyaç…
Belki de bu yüzden en zor şey gerçekten dinlemektir. ‘’Ben’’i bir kenara bırakıp ‘’sen’’i duyabilmek…
Ama itiraf edelim: İnsanoğlu zaman dinlemek için değil, cevap vermek için bekler.
Ve belki de bu yüzden bu kadar çok konuşup bu kadar az anlıyoruz birbirimizi.
Çünkü herkes anlatıyor, ama kimse gerçekten duymuyor.
Oysa bir gün… ‘’Ben’’ sustuğunda, ‘’biz’’ başlar.
Ve belki de gerçek bağ tam orada kurulur.
İnsan kendini anlattığını sanarken, aslında kendine çarpar; çünkü her kelam ben ile başlar… ve en çok da ben’e dokunur.