Bazı insanlar hayatımızdan çıkar gider ama biz onları zihnimizin içinde yaşamaya devam ettiririz. Oysa en yorucu savaşlar dışarıda değil, insanın kendi içinde verdiği savaşlardır. Sen yoluna devam etmeye çalışan biriyken, zihninin içinde hala sana kötülük yapanlarla kavga ediyorsan… Aslında en büyük zararı yine kendine veriyorsundur.
Kötüleri içinde taşıma. Çünkü bazı insanlar seni kırdıktan sonra çoktan kendi hayatlarına dönmüştür. Kahvelerini içiyor, gülüyor, yeni planlar yapıyorlardır. Ama sen hala gecenin bir yarısı kendi içinde onlarla tartışıyorsundur. Keşke şunu deseydim, keşke böyle yapsaydım diye zihninde defalarca aynı sahneyi oynatırsın. İşte insanı tüketen tam da budur: Bitmiş bir şeyi içinde yaşatmaya devam etmek.
İnsan bazen kötülüğü unutamıyor. Çünkü kalbi adalet istiyor. Bir özür, bir pişmanlık, bir açıklama bekliyor. Ama hayat her zaman içimizi rahatlatacak kapanışlar sunmuyor. Bazı insanlar yanlışlarını kabul etmeden gidiyor. Bazı hikâyeler yarım kalıyor. Ve insan en çok da buna öfkeleniyor.
Ama fark edilmeyen bir şey var: Sen onların yaptığını değil, sende bıraktığı izi taşıyorsun.
Ve o izi sürekli kanatırsan, iyileşemezsin.
Birini affetmek illa ona geri dönmek değildir. Bazen affetmek; artık onu zihninde taşımamaktır. Onunla iç dünyanda kavga etmeyi bırakmaktır. Çünkü insan sürekli içinde savaş açtığı şeyin esiri olur. Sürekli hesap sorduğun kişi özgürdür ama yorulan sensindir.
Hayat bazen bırakmayı öğrenenleri ödüllendirir. Çünkü bırakmak vazgeçmek değil; kendini kurtarmaktır.
Bazı insanları sırtında değil, gerinde bırakman gerekir. Her yük aidiyet değildir. Her acı sonsuza kadar taşınmak zorunda değildir.
Ve bir gün şunu anlarsın: İnsan en büyük huzuru, herkesi susturduğunda değil… kendi içindeki kavgayı bitirdiğinde bulur.