Son günlerde kamuoyuna yansıyan bir haber, yalnızca bir adli olayı değil; toplumun ruh halini de görünür kıldı.

Bir infaz düzenlemesi kapsamında cezaevinden çıkan bir erkek, kısa süre sonra birlikte yaşadığı kadını öldürdü.
Bu yazı bir hukuk değerlendirmesi değildir.
Bir düzenlemeyi savunmak ya da eleştirmek amacı da taşımaz.
Bu yazı, insanın iç dünyası hesaba katılmadan yapılan her serbest bırakılma kararının, toplumsal ruh sağlığına nasıl temas ettiğini düşünmeye davettir.
Çünkü mesele yalnızca bir kapının açılması değildir.
Asıl mesele, içeride biriken hangi duyguların dışarı taşındığıdır.
Özgürlük Her Zaman İçsel Bir Deneyim Değildir
İnsan fiziksel olarak serbest kalabilir;
ancak içsel olarak hâlâ sıkışmış, öfkeli ve tehdit altında hissedebilir.
Uzun süre kapalı bir ortamda kalan bireylerde,
kontrol ihtiyacı artar.
Belirsizlikle baş etme kapasitesi zayıflar.
Anlam duygusu yerini boşluk hissine bırakabilir.
İnsan, anlamını yitirdiği yerde öfkeye daha kolay tutunur.
Çünkü öfke, geçici de olsa bir canlılık hissi verir.
Bir güç yanılsaması yaratır.
Bu noktada şu gerçek sıklıkla gözden kaçar:
Cezaevi, davranışı sınırlar;
ama insanın varoluşsal çatışmalarını otomatik olarak dönüştürmez.
Yakın İlişkiler Neden Daha Risklidir?
İnsan en kırılgan taraflarını en yakınında açar.
En çok sevdiğine, en çok bağlandığına ya da kendini en çok tehdit altında hissettiğine.
Yakın ilişkiler,
insanın yalnızlık korkusunu,
terk edilme kaygısını,
kontrolü kaybetme dehşetini görünür kılar.
Bu duygularla baş etme becerisi gelişmemişse,
şiddet bir “çözüm” gibi algılanabilir.
Özellikle güç ve sahiplik üzerinden kurulan ilişki biçimlerinde,
karşı tarafın özerkliği bir tehdit olarak yaşanır.
Ve tehdit algısı arttığında,
ilkel savunmalar devreye girer.
Toplumun Hissettiği Şey Korku Değil, Belirsizliktir
Bu tür haberlerden sonra toplumda yükselen duygu çoğu zaman yanlış adlandırılır.
Bu panik değildir.
Bu, öngörülemezlik kaygısıdır.
İnsanlar artık şunu merak ediyor:
“Yanı başımızda kim, hangi içsel yüklerle yaşıyor?”
Bu bilinmezlik hali,
toplumsal güven duygusunu zedeler.
Güven zedelendiğinde ise,
insanlar geri çekilir, mesafe koyar, sessizleşir.
Bu da toplumsal yalnızlığı derinleştirir.
Şiddet Bir An Değil, Bir Sürecin Sonudur
Şiddet çoğu zaman bir anda olmuş gibi görünür.
Oysa arkasında uzun bir içsel süreç vardır:
Anlam kaybı
Bastırılmış öfke
Değersizlik hissi
Kontrol ihtiyacı
Empati kurmakta zorlanma
Bu duygularla temas edilmeden yapılan her “topluma dönüş”,
yalnızca birey için değil,
toplum için de kırılgan bir zemin oluşturur.
Burada sorulması gereken soru nettir:
Bir insanın cezası sona erebilir.
Peki içsel çatışmalarıyla ne zaman yüzleşildi?
Bu yazı, kimseyi suçlama amacı taşımaz.
Ancak şunu hatırlatır:
İnsan serbest kalabilir.
Ama öfke, boşluk ve kontrol ihtiyacı
kendiliğinden tahliye olmaz.
Toplumsal iyilik hali,
yalnızca kapıları açmakla değil;
insanın iç dünyasını da hesaba katan bir bakışla mümkün olur.