İnsan, sahip olamadığı her şeyin hayalini abartır.
Ulaşamadığını kutsallaştırır, büyütür, masallaştırır.
Çünkü mesafe, nesnelere ve insanlara hayal gücü ekler.
Ve hayal gücü çoğu zaman gerçeğin yerini alır.
Ulaşılamayan şey, insanın zihninde kusursuzdur. Orada kusur yoktur, eksik yoktur, hayal kırıklığı yoktur. Çünkü henüz dokunulmamıştır. Henüz sınanmamıştır. Henüz insanın kendi zaaflarıyla tanışmamıştır.
İnsan, ulaşamadığının delisi olur; çünkü o şey, onun eksik hissettiği yanlarına denk gelir.
Bir boşluğu dolduracağını sanar. Bir yarayı kapatacağını…
Bir ‘’olmadım’’ hissini ‘’tam oldum’’ a çevireceğini zanneder.
Ama ulaştığı an, büyü bozulur.
Çünkü gerçek, hayal kadar sessiz değildir.
Gerçek emek ister. Gerçek sabır ister.
İnsan bu noktada nankörleşir.
Çünkü elde ettiğini artık olağan sayar.
Artık onu beslemez, sulamaz, korumaz.
‘’Zaten benim’’ der ve kıymet bilmez.
Ulaşılan şey, artık insanın aynasıdır.
Ve insan aynaya bakmayı sevmez.
O yüzden insan, artık insanın aynasıdır.
Ve insan aynaya bakmayı sevmez.
O yüzden insan, çoğu zaman elde edemediklerini över, elde ettiklerini ise yorar. Uzak olana şiir yazar, yanındakine susar.
Asıl mesele şudur: İnsan ulaşamadığı şeylere değil, ulaştığı şeylere layık olmayı öğrenmediği sürece ne hayali biter, ne nankörlüğü.
Belki de olgunluk, ulaşamadığını tanrılaştırmamak, ulaştığını da hafife almamaktır.
Çünkü değer, mesafelerde değil; bilinçtedir.