Her şey pahalı ama hiçbir şey değerli değil.
Kalabalıklar içinde yalnızız, ekranlar dolu ama kalpler boş.
Zamanımız yok, sabrımız yok, tahammülümüz hiç yok.
Ama her şeye yetiştiriyoruz: borçlara, kaygılara, beklentilere.
İyi bir hayat sandığımız şey; uzun mesajlar, kısa ilişkiler, derinliği olmayan sohbetler.
Birbirini duymayan insanlar, birbirini tüketen ilişkiler, ‘’meşgulüm’’ diyerek hayatı erteleyen ruhlar.
Kaliteyi; markada, mekânda, etikette arıyoruz.
Oysa kalite, bir insanın sözünde durmasıydı.
Kalite, acele etmeden dinlemekti.
Kalite, ihtiyaç kadar yaşamak, fazlalıktan utanmaktı.
Pahalı olan artık sadece kiralar değil; insan olmak, iyi kalmak, vicdanlı yaşamak da pahalı.
Çünkü bu çağda bunların bedeli var: yalnız kalmayı, az olmayı, çoğa benzememeyi göze alman gerekiyor.
Her şeyin hızlandığı bir yerde insan yavaş kaldı.
Ve yavaş kalan her şey değersiz sanıldı. Oysa en kıymetli şeyler hep yavaş: güven, sevgi, emek, iyileşmek.
Çok kalitesiz bir hayatı çok pahalıya yaşıyoruz.
Çünkü neyin gerçek bedel olduğunu unuttuk.
Zamanı, sağlığı, huzuru harcayıp indirimli mutluluklar satın almaya çalışıyoruz.
Belki de asıl lüks; sessiz bir akşam, temiz bir vicdan, yarın için endişe duymayan bir kalptir.
Ve belki de gerçek tasarruf; ruhundan çalmamaktır.