İnsan hayatı boyunca pek çok şey için yarışır. Daha çok kazanmak, daha iyi bir evde yaşamak, daha güçlü olmak, daha çok görünmek… Kimimiz makam peşinde koşar, kimimiz servet biriktirir, kimimiz de yalnızca hayatın içinde ayakta kalmaya çalışır. Dünya, sanki herkesin farklı bir değeri varmış gibi bir düzen kurar.

Oysa bütün bu farklılıkların üzerinde duran sessiz bir gerçek vardır; Ölüm.
Ölüm, insanlığın en adil terazisidir. Zengini de fakiri de, güçlü olanı da güçsüz olanı da, alkışlananı da unutulanı da aynı noktada buluşturur.
Bir gün herkes aynı toprağa karışır. Birinin bankadaki hesabı, diğerinin makam odası, bir başkasının ünü…
Hiçbiri mezarın kapısından içeri girmez.
Dünya hayatında insanlar birbirine üstünlük kurmaya çalışırken, ölüm bize aslında ne kadar benzer olduğumuzu hatırlatır.
En güçlü görünen insan bile bir gün sessizleşir.
En kalabalık sofralar kuranlar da bir gün yalnız bir taşın altına yatar.
En büyük alkışlar da bir gün yerini derin bir sessizliğe bırakır.
Bu yüzden insanın kendine sorması gereken en önemli soru belki de şudur: sonunda hepimiz aynı yere gideceksek, bu kadar kibir, bu kadar kırmak, bu kadar kalp incitmek neden?
Hayat kısa. Birbirimizi küçümseyecek kadar uzun değil.
Bugün karşımızda duran insan belki makam olarak bizden aşağıda, belki parası bizden az, belki de hayatta bizim kadar şanslı değil. Ama ölümün kapısında herkes aynı sıraya girer. O kapıda unvan sorulmaz. Servet sorulmaz. Sosyal medya takipçisi sorulmaz.
Orada yalnızca insan kalır.
Belki de bu yüzden hayatın en büyük bilgeliği şudur: Yaşarken birbirimizi insan görmek.
Çünkü ölümün eşitlediği bir dünyada, asıl değerli olan şey birbirimize nasıl davrandığımızdır.
Birgün hepimiz aynı sessizliğe karışacağız. Geriye ise yalnızca şu soru kalacak: ‘’Birbirimizin hayatında nasıl bir iz bıraktık?’