‘’Asil azmaz, bal kokmaz.”

Bu atasözü, ilk bakışta sadece geçmişin bilgece bir tespiti gibi durur. Oysa bugünün dünyasında, özellikle hızla değişen değerler sisteminde, her zamankinden daha fazla anlam taşıyor.

“Asil” olanın bozulmayacağını söyler bu söz. Buradaki asalet, soydan gelen bir üstünlükten ziyade, insanın karakterinde taşıdığı sağlamlıktır. Yani dürüstlük, vicdan, adalet duygusu… Bunlar kolay edinilen şeyler değildir; ama bir kez gerçekten içselleştirildi mi, kolay da kaybolmaz. İnsan şartlara göre eğilip bükülebilir, zor zamanlarda sınanabilir; fakat özü sağlam olan, eninde sonunda yine kendine döner.

“Bal kokmaz” kısmı ise ayrı bir derinlik taşır. Bal, doğası gereği tatlıdır, saftır. Dış etkenler ne kadar değişirse değişsin, balın özelliği bozulmaz. Bu da bize şunu hatırlatır: Gerçekten değerli olan şeyler, zamana veya ortama bağlı olarak niteliğini yitirmez. Bugün kirlenmiş ilişkilerden, çıkar hesaplarından, güven erozyonundan şikâyet ediyorsak, belki de sorun balda değil; bal olmayanı bal sanmamızdadır.

Günümüzde insanlar sık sık “herkes değişti” diye yakınır. Oysa belki de değişen insanlar değil, bizim onları algılama biçimimizdir. Gerçekten asil olan biri, çıkarı için yön değiştirmez. Zor durumda bile doğruluktan sapmaz. Tıpkı gerçek balın, ne kadar beklerse beklesin bozulmaması gibi.

Bu atasözü aynı zamanda bir uyarıdır: Sahte olan er ya da geç kendini belli eder. Yapay tatlandırıcıyla yapılmış bir şey, balın yerini tutamaz. İnsan ilişkilerinde de böyledir bu. Samimiyetin taklidi olur ama kendisi olmaz. Ve zaman, bu farkı mutlaka ortaya çıkarır.

Belki de asıl mesele, başkalarının ne kadar “asil” olduğu değil; bizim kendi özümüzü ne kadar koruyabildiğimizdir. Çünkü dünya ne kadar değişirse değişsin, insanın içindeki o temel pusula doğruyu yanlıştan ayıran ses hala orada duruyor.
Sonuçta şu soruyla baş başa kalıyoruz:

Biz gerçekten bal mıyız, yoksa sadece bal gibi görünmeye mi çalışıyoruz?