Bazı insanlarla konuşmak yorucudur. Daha doğrusu, onlarla konuşmaya çalışmak... Çünkü ortada henüz bir tartışma yokken sesleri yükselir. Bir cümle kurarsınız, karşılığında bağırarak bir başka cümle gelir. Sakin sakin bir şey anlatmaya çalışırsınız, karşınızdaki sanki sesini ne kadar yükseltirse söyledikleri o kadar doğru olacakmış gibi davranır.
İnsanın bir süre sonra canına tak ediyor. Bir şey konuşurken normal konuşamayan, en ufak fikir ayrılığında öfkesini ses tonuna yükleyen, karşısındakini bastırmayı iletişim zanneden insanlardan usandım.
Çünkü bağırmak, iletişim değildir. Ses yükseltmek, argüman değildir. Öfkelenmek, haklılık belgesi hiç değildir. Ne garip bir alışkanlık edindik: Bir konuda kendimizi anlatmakta zorlandığımızda sesimizi yükseltiyoruz. Karşımızdaki ikna olmuyorsa daha yüksek sesle konuşuyoruz. Cevap veremediğimiz yerde öfkeleniyoruz. Öfkelendiğimizde de bunu bir çeşit güç gösterisi sanıyoruz. Oysa çoğu zaman yüksek ses, güçlü bir düşüncenin değil, zayıf bir tahammülün işaretidir.
İnsan kendinden ne kadar emin olursa olsun, karşısındakinin sesini bastırmaya ihtiyaç duyuyorsa orada artık bir konuşmadan söz etmek zordur.
Çünkü konuşmak başka, üstün gelmeye çalışmak başkadır. Konuşmakta amaç anlaşılmaktır.
Bağırmakta ise çoğu zaman amaç karşıdakini susturmaktır. İkisi arasındaki fark, sandığımızdan çok daha büyüktür. Bir insanın öfkelenmesi elbette insani bir durumdur. Hepimiz kızabiliriz. Hepimizin sabrının taştığı, biriken şeylerin ağır geldiği anlar olabilir. Mesele hiç öfkelenmemek değil.
Mesele, öfkelendiğimizde karşımızdakine ne yaptığımızdır. Çünkü öfke bir duygudur; davranış biçimi olmak zorunda değildir. Kızabilirsiniz. Ama hakaret etmek zorunda değilsiniz. Sinirlenebilirsiniz. Ama bağırmak zorunda değilsiniz. Karşı çıkabilirsiniz. Ama karşıdakini küçültmek zorunda değilsiniz. “Ben böyle konuşurum” cümlesinin arkasına saklanarak yapılan kabalığın bir karakter özelliği değil, çoğu zaman değiştirilmek istenmeyen bir davranış olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Üstelik sürekli bağıran insanın yanında bir süre sonra ne konuştuğunuzu da unutuyorsunuz. Çünkü konu ortadan kalkıyor, ses tonu konu oluyor. Ne söylediğiniz değil, ne kadar yüksek söylediğiniz konuşuluyor. Ve en kötüsü de şu: Bir noktadan sonra insan kendisini anlatmaktan vazgeçiyor. Çünkü bazı insanlarla tartışmayı kazanmanın tek yolu tartışmaya girmemektir. Sakin kalmak bazen susmak değildir. Sakin kalmak, karşınızdaki öfkenin sizi de kendi seviyesine çekmesine izin vermemektir. “Ben seninle konuşurum ama bana bağırıldığında konuşmam” diyebilmek bir küstahlık değil, sınır koymaktır. Çünkü herkesin öfkesi kendisine aittir. Ben sizin öfkenizi taşımak zorunda değilim. Sizin sabırsızlığınızın bedelini benim sesimi yükselterek ödemeniz gerekmiyor. Sizin kötü gününüz, bana kötü davranmanız için sınırsız bir mazeret değil. İnsan ilişkilerinin belki de en temel nezaketi şudur: Karşımızdakini yenmeye değil, anlamaya çalışmak. Her konuşmayı bir güç mücadelesine çevirmemek. Her farklı fikri bir meydan okuma olarak görmemek. Her itirazı saygısızlık kabul etmemek. Ben artık yüksek sesle konuşan insanların söylediklerinden çok, neden bağırmaya ihtiyaç duyduklarını merak ediyorum.
Bazen en güçlü cümle, en sakin söylenendir.