Türklerin Anadolu'ya Girişinin Sosyo-Ekonomik Nedenleri
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; başlıkta yer alan ‘Türkler’ kelimesi ne saf bir ırk olarak Türk ırkını, ne de ‘Millet’ olarak bir topluluğu kastetmektedir. Çünkü o dönemlerde klanlardan, kabileler ve boylardan oluşan Orta Asya hakları kız alıp verme, savaş nedeniyle esirlik, boyların, kabilelerin ve klanların ticaret ve sınıflaşma nedeniyle ortadan kalkması gibi nedenlerle saf bir ırkın ortada kalması söz konusu değildi. Benzer şekilde millet-ulus gibi kavramlar kapitalizme özgü kavramlar olduğundan daha ortaya çıkmamıştı.
Bu anlamda 11.yüzyılda Türklerin Orta ve Ön Asya’nın devletler dünyasına girişi daha önceki yüzyıllarda Hun, Cermen, Slav ve Arap kavimlerinin girişteki göç hareketleriyle karşılaştırılabilecek ölçüde büyük bir ‘Kavimler Göçü’ydü. Türk boyları daha 11.yüzyıldan çok önce Transkafkasya’ya, özellikle de Azerbaycan’a sızmış ve Anadolu’yu ele geçirmeye başlamışlardı. Türk göçleri, Siri Derya çevresinde Oğuz Yagbu’sunun ‘El’ diye adlandırdığı bir boylar birliği oluşturmuştu. 10.yüzyılda bir kenti andıran göçer kampları Yengikent adıyla bir siyasal merkez durumuna geldi.
Bu dönemde Oğuzlar Hazar Denizi’nin doğusuna yerleştiler ve göçebeliğe devam ettiler. Bu kavim ortak bir atanın altı oğlu ve yirmi dört torunundan türemiş yirmi dört boydan meydana geliyordu. Her boyun başında ‘Beğ’ unvanlı asilzadeler vardı. Beğlerin kırk kişiden mürekkep silah arkadaşları vardı ki bunlara yoldaş denildiği anlaşılıyor. Boyların askeri gücünü genç ve ata binme-silah kullanma eğitimi almış güçler oluşturuyordu. Her kavmin asilzadesi gibi Oğuz beğleri de çok varlıklıydılar. Oğuz beğleri arasında yüz bin koyuna ve on bin ata sahip olan beğler vardı.
Bu noktada o dönemdeki üretim ilişkilerinin göçer toplumlar arasında basamaklandığı, salt göçebeler, yarı göçebeler ve yerleşikler şeklinde yaşayan bir topluluktan oluştuğunu belirtmek gerekir. Yine canlı bir meta alışverişinin olduğu da eklenmelidir. Oğuzlar da benzer bir tabakalaşmaya sahip bir topluluk olmuşlar ve bunun yanında yerleşikler tarafından bir miktar da tahıl üretimini de hayata geçirmişlerdi. Ancak bu üretim ihtiyacı karşılayacak düzeyde değildi. Bu durumda, hâkim sınıf sürü sahipleri ve at yetiştiricileriydi. Otlaklar, sadece kullanılmak üzere elde bulundurulur, sürüler geliştikçe bu otlakların yetmediği ortaya çıkar ve böylece sürülere yeni otlaklar, sürüleri yetiştirecek, hizmet edecek yeni köylüler ve yerleşikler ele geçirilmeye çalışılırdı. Ele geçirilen yerlerdeki yerleşiklerin sindirilmesi, haraca bağlanması ve üretim ilişkilerinin bu şekilde devam etmesi yıllarca sürdü. Oğuzları oluşturan boyların topraklar üzerinde herhangi bir tekelinde söz edilemezdi çünkü zenginlikleri daha çok sürüler ve canlı iş gücünden oluşmaktaydı.
Marx bu konuda; “Göçebe bir çoban aşireti için yeryüzü (toprak) tıpkı öteki doğa koşulları gibi, uçsuz bucaksız bir yer görünür. Mülkiyetini kendilerine bağlamak istemedikleri halde, ona, yani toprağa kendi mülkleriymiş gibi davranırlar. Gerçekte mülk edinilen ve yeniden üretilen şey ise toprak değil yalnızca sürüdür, çünkü topraktan konaklama mahallerinde topluca ve geçici olarak yararlanılır.”
Ancak göçerler, özelde de Oğuzlar bu gelişme aşamasına, yani sürü yetiştirmeye, yeni otlaklar ele geçirmeye, iş gücüne yeni iş gücü katmaya, savaş ganimetine ve asker yetiştirmeye dayalı üretim tarzını sürdürmeye devam etselerdi tarihten silinip giderlerdi. Çünkü o dönemde bile olsa toprakların, hayvanların ve canlı iş gücü ele geçirip bu işleyişi sürdürmenin bir sınırı vardı ve sürdürülebilir değildi. Bu nedenle göçer toplumlar arasında sık sık savaşlar nedeniyle ortadan kalkma, yeni oluşumların ortaya çıkması şeklinde gelişmeler olmaktaydı. Belki de tarihsel süreçte Türklerin birçok devlet kurmasının kökeninde de bu durum yatmaktadır.
Oğuz Türkleri, diğer dünya halkları gibi kabile toplumunu, kandaş birimler içinde geçerli bir ilkel kollektivizmin saf ve bozulmamış şeklini tanımışlar; ardından barbarlığın yukarı evrelerinde, özel mülkiyetin, sınıfların ve sömürünün belirdiği, fakat devletin henüz doğmadığı bir askeri demokrasiye ulaşmışlar; bu durumun çok uzun sürmesi nedeniyle köleci üretim tarzının başatlığından geçmeksizin 11.yüzyılda itibaren, Avrupa’ya kıyasla oldukça gecikmeli olarak feodalizme geçmişlerdir.
Bu noktada, Oğuzların Kınık Boyunun mensubu ve lideri Selçuk Bey tarafından 1020’li yılında temelleri atılan ve yeğenleri Tuğrul ve Çağrı beyler tarafından bir oluşum haline getirilen Büyük Selçuklular; 1040 Dandanakan Muharebesi ile Gazneliler'i mağlup etmiş ve bağımsız olmuşlardır. Anadolu hâkimiyeti için Büyük Selçuklularla Anadolu'yu elinde bulunduran Bizans İmparatorluğu arasındaki ilk savaş, 1048 yılında gerçekleşmiş ve Pasinler Muharebesi olarak bilinen bu savaşla beraber Anadolu hâkimiyeti için gerçekleştirilen ilk savaş Selçuklu zaferiyle noktalanmıştır. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ve Tuğrul Bey'in kardeşi, aynı zamanda Selçuklu ordusunun komutanı olan Çağrı Bey'in vefatı ardından Alp Arslan Büyük Selçuklu tahtına oturmuş ve Anadolu üzerine yapılan akınları hızlandırmıştır. Bu dönemde Bizans imparatoru olan Romen Diyojen ise; Anadolu toprakları için oluşan bu büyük tehlikeyi bertaraf etmek için iki yüz bin kişilik ordusuyla başkenti Konstantinopolis'ten ayrılmış ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne doğru ilerlemeye başlamıştır. Sultan Alp Arslan; Bizans'ın büyük bir orduyla Doğu Anadolu'ya geldiğinin öğrenince bu orduyu karşılamak için aynı bölgeye bir orduyla ilerlemiştir. Daha sonra iki ordu 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt'te karşılaşmış ve Malazgirt Meydan Muharebesi kesin Selçuklu zaferiyle sonuçlanmıştı. Bu zaferle beraber İran, Azerbaycan, Horasan gibi bölgelerde bulunan Türkler kitleler halinde Anadolu'ya göç etmeye başlamıştır.
Bu aşamadan sonra Alp Arslan, İslam devletleri dünyasının güçler dengesini değiştirmeye kalkışmadan önce komutanları ve akrabalarına savaştaki yararlılıkları karşılığında tımar toprakları dağıtmış; babası Süleyman İbn Kutalmış, Gübey Ermenistan’ı; Mengücek, Erzincan, Kemah, Kolonela ve Tebriz yörelerini; Mehmet Danişmend ise Sivas, Küçük Ermenistan ve Kapadokya’yı elde etmiştir.
Türklerin devlete sıçrayışları ve feodalizme geçişleri, Çin sınırlarında başlayıp batıya yürüyen yer değiştirmelerinin İran ve Anadolu duraklarında, Yerleşik Ön Asya uygarlıklarının fethedilmesi anı ve eylemi içinde gerçekleşti. Burada fethedilen uygarlıklar feodal karakterdeydiler. Şöyleki; Mısır ve Mezopotamya’daki Bizans mirası ile etkileşim içinde şekillenmiş bulunan İslami bir Arap-İran feodalizmi ile Anadolu’ya çekilmiş bir Bizans feodalizmi. Bu bölgeleri birkaç dalga halinde gelip ele geçiren Oğuzlar ise aristokratik gelenekleri, Cermen barbar krallıklarıyla karşılaştırılabilir yagbulukları, hakimiyet-tabiyet ilişkileri, ikta usulüyle kaynaşmaya yatkın yurt dağıtım yöntemleri, sömürü biçimleri, nihayet ideolojileri bakımından proto-feodal bir şekillenme içinde görülüyorlar. Oğuzlar, İslami Arap-İran feodalizmini olduğu gibi ele geçirmiş ve deyim yerindeyse bir tencerenin kapağı gibi tepesine oturmuş, göçebelerin silahsızlandırılması ve iskanı dışında eklemlenmede herhangi bir sorunla karşılaşmamışlardır. Bizans feodalizmini ise Malazgirt öncesinden başlayan ve Osmanlı Beyliği’nin yükselişine kadar uzanan birkaç evrede Marmara çevresine kadar itelemişler ve boşalttığı topraklara el koymuşlardır.
Errnst Werner. Büyük bir devletin doğuşu: Osmanlılar (1300-1482). Yordam Yayınevi. S.39
Stefanos Yerasimos. Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye-1 Belge Yayınları. s.113
Karl Marx. Grundrisse.
Kollektif. Türkiye Tarihi Cilt-1 s.107
Büyük Selçuklu Devleti. Türk Tarihi Araştırmaları.
Errnst Werner. Büyük bir devletin doğuşu: Osmanlılar (1300-1482). Yordam Yayınevi. S.50
Yagbu:Orta Asya'da kurulan ilk Türk devletlerinde kağandan sonra gelen en üst düzeydeki yöneticinin unvanı.
İkta:Devlete ait olan, maaş yerine kişilere verilen, üzerinden elde edilen gelirle devlete asker beslenen toprak çeşidi.
A.g.e. s.108