Geçtiğimiz günlerde kabinede değişiklik oldu.
Yeni Adalet Bakanı, yeni İçişleri Bakanı göreve başladı.
Henüz yemin töreninin yankısı dinmeden itirazlar yükseldi.
Mecliste gerilim, sert sözler, tartışmalar…
Bazı görüntüler sosyal medyada hızla yayıldı.
Bir kesim umutlandı.
Bir kesim öfkelendi.
Bir kesim ise sadece yoruldu.
Aslında burada dikkat çeken şey kişilerden çok, tepkilerimizin şiddeti.
Bir isim değiştiğinde neden bu kadar sarsılıyoruz?
Neden daha cümleler tamamlanmadan safımızı belirliyoruz?
Çünkü siyaset artık sadece yönetim meselesi değil; kimlik meselesi.
Desteklediğimiz ya da karşı çıktığımız isimler, bizim “dünyayı nasıl gördüğümüzün” sembolü hâline geliyor.
Bir taraf için değişim “tehdit”,
diğer taraf için “umut” olabiliyor.
İnsan zihni belirsizliği sevmez.
Yeni bir isim, yeni bir ihtimal demektir.
İhtimal ise kontrol kaybı hissini tetikler.
Kontrol kaybı hissedildiğinde öfke yükselir.
Öfke yükseldiğinde sesler yükselir.
Sesler yükseldiğinde kimse kimseyi duymaz.
Asıl mesele şu:
Bir bakan değiştiğinde neden toplumun tansiyonu değişiyor?
Çünkü biz uzun süredir fikirleri değil, kişileri tartışıyoruz.
Kurumları değil, yüzleri konuşuyoruz.
Sistemi değil, sembolleri konuşuyoruz.
Oysa sağlıklı toplumlarda değişim, kavga nedeni değil; değerlendirme fırsatıdır.
Eleştirmek hakkımızdır.
Ama öfke, düşüncenin yerini aldığında kaybeden yalnızca siyaset olmaz.
Toplumun psikolojik dengesi de zarar görür.
Belki de sormamız gereken soru şudur:
Yeni isimlerden önce, kendi tepkilerimizi ne kadar yönetebiliyoruz?
Çünkü bir ülkenin geleceğini sadece atamalar değil,
o atamalara verdiğimiz ruhsal tepkiler de belirler.