İnsan birini bir daha göremeyeceğini bilince, ezberlemek istiyor.
Yüzünü değil sadece; susuşunu, bakarken gözlerinin hangi anlarda kaçtığını, gülerken önce hangi yana eğildiğini…
Bir ihtimale tutunmaktan vazgeçtiği anda başlıyor bu ezber.
‘’Belki karşılaşırız’’ umudu bittiğinde.
‘’Belki yine konuşuruz’’ ihtimali kapandığında.
Artık tekrar yoksa hafıza devreye giriyor.
İnsan o zaman sesi ezberliyor.
Telefonda bir kelimeyi uzatırken aldığı nefesi.
Sinirlendiğinde hızlanan cümlelerini.
Sessiz kaldığında aslında ne demek istediğini.
Bir daha göremeyeceğini bilmek, garip bir ciddiyet yüklüyor sevgiye.
Artık anı biriktirmiyorsun; elde kalan ne varsa onları mühürlüyorsun zihnine.
Çünkü unutmak ihanet gibi geliyor.
Çünkü hatırlamak, sahip olmanın son şekli oluyor.
Ezberlemek, bir vedanın en sesiz hali.
Ne bağırışı var, ne dramatik cümleleri.
Sadece içten içe yapılan bir kayıt.
‘’Git ama sende kalayım’’ demenin en zarif yolu.
İnsan birini bir daha göremeyeceğini bilince, onu kalbinde donduruyor.
Değişmesin diye, silinmesin diye.
Zamanın hoyratlığına teslim olmasın diye.
Ve belki de en acısı şu: Ezberlenen şey, artık geri çağırılacak olması.
Ama yine de bilmek…
Bir zamanlar gerçekten var olduğunu kanıtlıyor.