Beni bu hayatta en çok kim üzdü biliyor musun?
Düşmanlarım değil. Yabancılar hiç değil.
En sevdiğim insanlar…
En çok zaman ayırdıklarım, en çok düşündüklerim, adımlarını atmadan önce önünü ardını kolladıklarım.
Çünkü insan, değer verdiğine karşı daha cömert oluyor. Sabırla, anlayışla, susarak, idare ederek…
Bir şey istemeden, karşılık beklemeden. Ama ne gariptir ki insan en çok burada yanılıyor.
Bir süre sonra senin verdiğin emek, gösterdiğin özen, yaptığın fedakârlık ‘’özel’’ olmaktan çıkıyor. O artık onların normali oluyor.
Senin çaban bir lütuf değil, bir zorunluluk gibi algılanıyor.
Sanki sen hep böyle olmak zorundaymışsın gibi…
Ve en acı olanı şu: İnsanlar senin için bir şey yapmadıklarında bile kendilerini eksik hissetmiyorlar. Çünkü sen zaten hep varsın. Çünkü sen hep tamamlıyorsun.
İşte tamda burada insan, kendine geç kalıyor.
Koşulsuz sevmek diye yücelttiğimiz şeyin, aslında sınırları çizilmemiş bir yorgunluk olduğunu fark ediyor. Belki de mesele kimseyi sevmemek değil. Mesele, kendini yok sayarak sevmek.
Mesele, sevginin içine biraz denge, biraz mesafe, biraz da öz saygı katabilmek.
Çünkü sevgi, insanı küçültmemeli. Tüketmemeli.
Sürekli veren ama hiç tutulmayan bir el haline getirmemeli.
Evet…
Hiç kimseyi koşulsuz sevmeyeceksin belki de.
Önce kendine koşullu olacaksın.
Kendi sınırlarını, kendi emeğini, kendi değerini koruyarak seveceksin.
Çünkü insan en çok, kendini ihmal ettiği yerde kaybediyor.