Öyle kadınlar var ki beş parmağında beş marifet. Takar takıştırır, yapar yakıştırır, asalet desen var, eli çabuk, becerikli, üretken… Bir orduyu yedirir içirir, üstüne bir de sofrayı toplar. Çocuğun ödevinden misafirin kahvesine, evin düzeninden kendi bakımına kadar her şeyin altından kalkar. Lakin bir ehline denk gelmez benim gibi.
Bir de bunun tam tersi var. Uyuşuk, hantal, elinden bir bardak su alamazsın. Bir şeyi evirip çeviremez, çözemez, beceremez. Hayatın en basit işlerinde bile “Ben bilmem, sen yap” rahatlığıyla yaşar. Ama nedense… Ben anlamadım en çok da bu kadınlar sevilir, değer görür.

İnsan ister istemez düşünüyor: Biz marifetli olmayı biraz fazla mı yanlış anladık? Belki mesele becerikli olmak değildir. Belki insanın yaptığı her şeyi sessizce yapması, bir süre sonra yaptığı her şeyin görünmez olmasına sebep oluyordur. Çünkü sen her şeyi yapabiliyorsan, senden yapılması beklenir. Sen sofrayı kurarsın, herkes oturur. Sen toplarsın, kimse fark etmez. Sen hastalanırsın, yine de yemeği düşünürsün.

Sen yorulursun, “Nasıl olsa halleder” derler. Sen çözersin, kimse sorunun nasıl çözüldüğünü merak etmez. Bir gün yapmadığında ise herkes fark eder. İşte insanı asıl yoran da bu. Marifetin bazen meziyet olmaktan çıkıp görev tanımına dönüşmesi…

Belki de bazı kadınların gördüğü değer, beceremedikleri şeylerden değil; beceremedikleri halde kendilerini değersiz hissetmemelerinden geliyor. “Ben yapamam.” Diyebiliyorlar. “Sen yap.” Diyebiliyorlar. “Bugün canım istemiyor.” Diyebiliyorlar. Ve belki de karşısındaki insan, ilk defa o kadına bir şey yapmak zorunda kaldığında onun kıymetini daha çok anlıyor. Oysa becerikli kadın, çoğu zaman kendi kıymetini başkalarının işini kolaylaştırarak ispatlamaya çalışıyor. Kimseye yük olmamak için kendini yükün altına sokuyor. Sonra da dönüp soruyor: “Ben bunca şeyi yapıyorum, neden kıymetim bilinmiyor?” Belki de cevap biraz acı: Çünkü bazı insanlar kolaylığı sevgi sanıyor. Kendisi için ne kadar çok şey yapılırsa, o kadar sevildiğini düşünüyor. Birinin onun yükünü almasını, onu düşünmesini, onun yerine koşmasını aşkın göstergesi kabul ediyor. Ama marifetli kadın bir yerde durup şunu söylemeyi öğrenmeli: “Ben yapabiliyorum diye her şeyi yapmak zorunda değilim.” Çünkü güçlü olmak, herkesin yükünü taşımak demek değil. Becerikli olmak, kendini tüketmek demek değil. Eli yatkın olmak, hayatındaki herkesin hizmetçisi olmak hiç değil. Ve belki de en önemlisi…

Bir kadının değeri ne yaptığı işlerin sayısıyla ölçülür, ne de ne kadar işe yaradığıyla. Bazen hiçbir şey yapmadan oturabilmek de bir haktır. Bazen sofrayı başkasının kurmasını beklemek de… Bazen “Bugün ben yoruldum” diyebilmek de… Belki marifet dediğimiz şeyin en büyüğü, insanın kendi kıymetini başkalarına faydalı olarak kanıtlamaya çalışmaktan vazgeçmesidir. Çünkü insan sevildiği yerde sürekli kendini ispat etmek zorunda kalmaz. Ve belki benim yıllardır anlamadığım şey de tam olarak budur: Mesele kimin daha becerikli olduğu değil. Mesele, kimin yanında kendin olmana izin verildiğidir.