Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, katıldığı bir televizyon programında eğitim süresinin yeniden tartışılması gerektiğini söyledi. Tekin, bir çocuğun yaklaşık 17 yılını eğitim hayatında geçirdiğini belirterek, bu sürenin çocukların toplumsal hayata katılması ve aile kurmasının önünde bir engel olarak tartışıldığını ifade etti ve “Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin eğitim süresinin kısaltılması mutlaka gündeme gelecektir” dedi.

Bu açıklama üzerine ister istemez şu soruyu sormak gerekiyor: Çocuklarımızı hayata hazırlamak için gerçekten eğitim süresini mi kısaltmalıyız?

Çünkü eğitim dediğimiz şey yalnızca çocuğun ders gördüğü, sınavlara hazırlandığı ve sonunda bir diploma aldığı bir dönem değildir. Çocuk okulda sadece matematik, Türkçe ya da fizik öğrenmez. Arkadaşlık kurmayı, anlaşmazlık yaşamayı, hayal kırıklığıyla baş etmeyi, beklemeyi, sorumluluk almayı, hata yaptığında yeniden denemeyi, kendini ifade etmeyi ve başkasının sınırına saygı göstermeyi de öğrenir.

Bunların hepsi hayata hazırlığın bir parçasıdır.

Bir çocuğu okuldan daha erken çıkarmak, onu hayata daha erken hazırlamak anlamına gelmeyebilir. Çünkü yaş büyüdükçe insanın ihtiyaç duyduğu şey sadece bilgi değil, psikolojik olarak yetişkinliğe hazırlanabilmektir.

Bugün gençlerin yaşadığı sorunlara baktığımızda bunu daha net görüyoruz. Kaygı, yalnızlık, ilişki sorunları, başarısızlık karşısında kendini değersiz hissetme, gelecek kaygısı, sosyal medya baskısı… Bunların hiçbiri yalnızca “daha erken mezun olalım” diyerek çözülebilecek meseleler değil.

Hatta tam tersine, çocuğun eğitim süresini konuşurken eğitimin niteliğini konuşmadan sadece süresine odaklanmak, asıl meseleyi kaçırmamıza neden olabilir.

Bir çocuk neden yıllarca eğitim görüyor diye soruyoruz. Peki o yılların ne kadarını gerçekten öğrenerek geçiriyor? Ne kadarında kendini tanıyor? Ne kadarında bir meslek hakkında gerçek bilgi ediniyor? Ne kadarında yaşam becerileri kazanıyor? Ne kadarında duygularını ve ilişkilerini yönetmeyi öğreniyor?

Belki de asıl sorumuz şu olmalı:

Çocuklarımızı okulda daha az yıl tutmak mı gerekiyor, yoksa okulda geçirdikleri yılları daha anlamlı hale getirmek mi?

Çünkü çocuklarımızın toplumsal hayata katılması elbette önemli. Üretmeleri, çalışmaları, kendi hayatlarını kurmaları önemli. Ama bir gencin hayata katılması yalnızca ekonomik üretimle ölçülemez.

Bir insanın yetişkin olması, sadece işe girmesi ya da evlenmesi değildir.

Yetişkin olmak; kendi kararlarını verebilmek, sorumluluk alabilmek, ilişkiler kurabilmek, hayal kırıklıklarıyla baş edebilmek ve kendi hayatının sorumluluğunu taşıyabilmektir.

Bunları kazandırmadan eğitim süresini kısaltırsak, sadece çocuğu okuldan daha erken çıkarmış oluruz. Hayata daha hazır hale getirmiş olmayız.Üstelik bugün çocukların ve gençlerin okul dışında nasıl bir dünyayla karşı karşıya olduğunu da düşünmek zorundayız. Sosyal medya, akran ilişkileri, dijital dünyadaki baskılar ve sürekli karşılaştırılma hali çocukların gelişimini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle çocuğun okulda geçirdiği zamanı azaltmayı konuşurken, okulun çocuğun hayatındaki koruyucu ve geliştirici rolünü de hesaba katmak zorundayız.Belki de artık eğitim sistemine şu soruyla bakmanın zamanı geldi:

“Çocuğu kaç yaşında okuldan çıkaracağız?” değil,“Çocuğu hayata gerçekten hazırlayabiliyor muyuz?”

Çünkü mesele çocuğun eğitim hayatının 17 yıl sürmesi değil. Mesele, o 17 yılın sonunda nasıl bir insan yetiştirdiğimiz.

Daha erken mezun olan değil, hayata daha hazır olan bir gençlik istiyorsak, önce eğitimin süresini değil içeriğini ve niteliğini tartışmalıyız.