Bir yaştan sonra insanın takvimi değişiyor. Günler yine yirmi dört saat, haftalar yine yedi gün ama insanın tahammül kapasitesi eskisi gibi olmuyor. Daha doğrusu, olmaması gerektiğini öğreniyor.
Eskiden her şeye yetişmeye çalışıyordum. Her davete, her konuşmaya, her açıklamaya, her tartışmaya... Kırılmamak için sustuğum, kaybetmemek için katlandığım, ayıp olmasın diye devam ettirdiğim ne çok şey varmış. Meğer insanın en büyük yorgunluğu yaptığı işlerden değil, içinde istemediği halde sürdürdüğü şeylerden geliyormuş.
Bugün geldiğim yerde bir cümleyi daha sık kuruyorum:
"Artık sadece bana iyi gelen şeylere müsaitim."
Bu cümle bencillik değil. Aksine, insanın kendine karşı dürüst olmaya başlaması.
Bana iyi gelmeyen sohbetlere, sürekli aynı kırgınlığı yaşatan ilişkilere, enerjimi tüketen ortamlara, sırf alışkanlıktan devam eden bağlara artık eskisi kadar açık değilim. Çünkü zamanın en değerli şey olduğunu öğrendim. Ve zamanı harcamak, aslında hayatı harcamak demek.
İyi gelmek dediğim şey de sürekli mutluluk değil elbette. Bazen bir dostla edilen derin bir sohbet, bazen sessizce içilen bir kahve, bazen de yalnız kalabilmek. İyi gelen şeyler her zaman kolay olanlar değildir; ama insanı kendisinden uzaklaştırmayan şeylerdir.
Hayatın bir döneminde herkes çevresini genişletmeye çalışıyor. Sonra bir gün geliyor, mesele kaç kişi olduğu değil, kimlerin kaldığı oluyor. Gürültünün yerini huzur, kalabalığın yerini samimiyet alıyor. İnsan artık etkilenmekten çok dengede kalmayı önemsiyor.
Belki de olgunlaşmak tam olarak budur. Her kapıyı çalmaya çalışmak yerine, hangi kapıların önünden sessizce geçeceğini bilmek. Herkese yetişmeye çalışmak yerine, kendini ihmal etmemeyi öğrenmek.
Bu yüzden artık sadece bana iyi gelen şeylere müsaitim.
Kalanlar hoş geldi.
Gidenler de kırgın değil.
Çünkü insan bazen en büyük iyiliği, kendine yer açarak yapıyor.