Problemi söylerseniz birlikte çözeriz, söylemeden tavır alırsanız şahsi probleminizi kendiniz çözersiniz. Bazen insanları asıl yoran yaşanan problem değildir; problemin konuşulmak yerine tavırlara, imalara ve sessizliklere dönüştürülmesidir. Bir sorun varsa konuşulur. Yanlış anlaşılma varsa anlatılır. Kırgınlık varsa dile getirilir. Çünkü karşıdaki insanın zihnimizin içini okumasını beklemek, iletişim kurmak değil; ondan tahmin yürütmesini istemektir. Ne var ki son yıllarda ilişkilerimizin önemli bir kısmında açık iletişimin yerini başka bir yöntem aldı: Tavır almak.

Bir şey olur, kişi söylemez. Sorun çıkar, anlatmaz. Kırılır, neden kırıldığını açıklamaz.
Sonra mesafe koyar, soğur, yüzünü değiştirir ve karşısındakinin “Neyin var?” diye sormasını bekler. Sorduğunuzda da çoğu zaman şu cevap gelir: “Bir şey yok.” Oysa vardır. Hem de çoğu zaman konuşulmadığı için olduğundan daha büyük bir şey vardır.

Çünkü konuşulmayan her problem, insanın zihninde büyür. Söylenmeyen her kırgınlık, karşı tarafın davranışlarına anlam yüklemeye başlar. Bir süre sonra gerçek sorun ortadan kalkar; yerine varsayımlar, önyargılar ve birikmiş öfkeler geçer. Hâlbuki mesele çoğu zaman çok basittir: “Şu yaptığın beni kırdı.” “Bu konuda kendimi değersiz hissettim.” “Böyle davranmanı doğru bulmadım.” “Bununla ilgili bir rahatsızlığım var.” Bu cümleleri kurmak zor değildir. Zor olan, insanın kendi duygusunun sorumluluğunu almasıdır.

Çünkü tavır almak kolaydır. Konuşmak cesaret ister. Tavır aldığınızda sorumluluğu karşı tarafa bırakırsınız. “Anlasın” dersiniz. “Fark etsin.” “Ben söylemeyeyim, o kendi çıkarsın.” Fakat iletişim böyle çalışmaz. İnsan ilişkileri bir bilmece değildir. Kimse sizin zihninizdeki soruların cevap anahtarına sahip değildir. Üstelik her sessizlik olgunluk değildir. Her mesafe de asalet değildir. Bazen sessizlik sadece konuşmaktan kaçmaktır. Bazen mesafe, çözüm üretmek yerine karşı tarafa ceza vermenin başka bir biçimidir.

Elbette herkes her şeyi anında konuşmak zorunda değil. İnsan bazen sakinleşmek, düşünmek ve duygularını toparlamak için zamana ihtiyaç duyabilir. Bu son derece insani bir durumdur. Ama burada önemli bir fark vardır: Sağlıklı bir sessizlik, çözüm için verilen moladır.
Sağlıksız sessizlik ise karşı tarafı cezalandırmak için kullanılan bir araçtır.

Birincisinde “Şu an konuşmak için uygun değilim, biraz zaman verelim.” dersiniz. İkincisinde hiçbir şey söylemeden tavır koyarsınız ve karşı tarafın ne olduğunu anlamasını beklersiniz. İşte bütün mesele burada başlar. Bir ilişkide, dostlukta, aile içinde ya da iş hayatında sorunların hiç yaşanmamasını beklemek gerçekçi değildir. İnsanların olduğu yerde fikir ayrılığı da olur, kırgınlık da olur, hata da olur. Asıl mesele, problem çıktığında ne yaptığınızdır. Konuşuyor musunuz? Yoksa karşı tarafı cezalandırıyor musunuz? Çözüm mü arıyorsunuz? Yoksa haklılığınızı ispat etmeye mi çalışıyorsunuz? Engelleyip veda bile etmiyor musunuz? Çünkü haklı olmakla problemi çözmek aynı şey değildir. Bazen insan haklı olabilir ama iletişim biçimi yüzünden haksız duruma düşebilir. Bazen de karşı tarafın hatasını anlatmak yerine ona tavır alarak, kendi haklılığını gölgeler. Oysa olgunluk, “Ben haklıyım.” demekten çok, “Bu meseleyi nasıl çözeriz?” diyebilmektir.

Bu nedenle sözüm açık: Bir probleminiz varsa söyleyin. Konuşalım. Anlatalım. Dinleyelim. Gerekirse özür dileyelim, gerekirse sınır koyalım, gerekirse birbirimizi ikna etmeye çalışalım.

Ama birbirimizin aklını okumaya çalışmayalım. Yormayalım, yorulmayalım…