Dünya ekonomisi yeni bir belirsizlik döneminden geçerken Birleşmiş Milletler’den (BM) gelen uyarılar, küresel büyümenin geleceğine ilişkin kaygıları yeniden gündeme taşıyor. Jeopolitik gerilimler, ticaret savaşları, yüksek borçluluk, finansman maliyetleri ve iklim krizinin ekonomik sonuçları, ülkelerin önündeki riskleri artırıyor. Küresel ekonomide yaşanabilecek yeni bir yavaşlama ise yalnızca büyük şirketleri ve finans piyasalarını değil, doğrudan çalışanları, emeklileri, dar gelirli aileleri ve küçük işletmeleri de etkileyecek.

Bana göre bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu temel sorun, ekonomik büyümenin yavaşlama ihtimalinden çok, bu yavaşlamanın maliyetinin kimler tarafından üstlenileceğidir. Çünkü küresel ekonomide meydana gelen her sarsıntı, gelir dağılımının adil olmadığı ülkelerde toplumun en kırılgan kesimlerini daha fazla etkiliyor.

Ticaret savaşları büyümeyi tehdit ediyor

Küresel ekonominin en önemli sorunlarından biri, ülkeler arasındaki ticari ilişkilerin giderek daha fazla siyasi ve stratejik hesapların etkisi altında kalmasıdır. Gümrük tarifeleri, yaptırımlar, ihracat kısıtlamaları ve kritik ürünlerin tedarikine yönelik engeller, uluslararası ticaretin işleyişini zorlaştırıyor.

Dünya ekonomisi, son yıllarda salgın, enerji krizi ve bölgesel çatışmalar nedeniyle tedarik zincirlerinin ne kadar hassas olduğunu defalarca gördü. Şimdi ise korumacılık politikalarının güçlenmesi, küresel üretim ağlarının yeniden şekillenmesine yol açıyor.

Bu gelişmelerin ilk etkisi maliyetlerde ortaya çıkıyor. İthal girdilerin pahalanması, üretim maliyetlerini artırırken şirketlerin yatırım kararlarını ertelemesine neden olabiliyor. Firmalar artan maliyetleri tüketici fiyatlarına yansıttığında ise enflasyonla mücadele daha zor bir hâl alıyor.

Üstelik ticaret savaşlarının kazananı olduğu düşüncesi de tartışmalıdır. Bir ülke kısa vadede bazı sektörlerini koruyabilir ancak karşılıklı misillemeler başladığında ihracat pazarlarını kaybedebilir. Sonuçta üretici, tüketici ve çalışanlar aynı ekonomik zincirin farklı noktalarında bedel öder.

Borç yükü ülkelerin hareket alanını daraltıyor

BM’nin küresel ekonomiyle ilgili değerlendirmelerinde dikkate alınması gereken diğer önemli başlık, kamu borçları ve gelişmekte olan ülkelerin finansmana erişim sorunudur.

Yüksek borçluluk, devletlerin eğitim, sağlık, altyapı ve sosyal koruma gibi alanlara ayırabileceği kaynakları sınırlandırıyor. Faiz ödemeleri bütçeler üzerinde daha fazla baskı oluşturduğunda ekonomik büyümeyi destekleyecek yatırımlara daha az kaynak kalabiliyor.

Özellikle dış finansmana bağımlı ülkeler açısından küresel faiz hareketleri ve sermaye akımları büyük önem taşıyor. Uluslararası piyasalarda risk iştahı azaldığında yatırımcılar gelişmekte olan ekonomilerden çıkış yapabiliyor. Bu durum döviz kurları üzerinde baskı yaratırken borçlanma maliyetlerini de yükseltebiliyor.

Benim değerlendirmeme göre borç sorununu yalnızca bütçe rakamları üzerinden okumak eksik olur. Asıl mesele, borçların hangi amaçla kullanıldığı ve ülke ekonomisine nasıl bir üretim kapasitesi kazandırdığıdır. Üretken yatırımlara yönelen borç, gelecekte gelir yaratabilir. Verimsiz harcamaları finanse eden borç ise gelecek kuşakların yükünü artırabilir.

Enflasyon ve hayat pahalılığı yeniden gündemde

Küresel ekonomideki riskler, enflasyonla mücadeleyi de karmaşıklaştırıyor. Enerji fiyatlarında yükseliş, taşımacılık maliyetlerinde artış veya gıda tedarikinde yaşanan aksaklıklar, birçok ülkede fiyat istikrarını olumsuz etkileyebilir.

Enflasyonun yüksek seyretmesi, merkez bankalarının faiz indirimlerinde temkinli davranmasına yol açabilir. Faizlerin uzun süre yüksek kalması ise yatırımları, konut talebini, tüketimi ve işletmelerin kredi kullanımını sınırlar.

Bu döngü, özellikle sabit gelirli kesimler açısından ciddi sonuçlar doğuruyor. Ücretler ve emekli aylıkları fiyat artışlarına aynı hızla uyum sağlayamadığında vatandaşın satın alma gücü geriliyor. İnsanlar gelirlerinin daha büyük bölümünü gıda, kira, enerji ve ulaşıma ayırmak zorunda kalıyor.

Ekonomik büyüme rakamları olumlu görünse bile bu büyümenin toplumun geniş kesimlerinin yaşam standardına yansımaması, ekonomik refahın sorgulanmasına neden oluyor. Dolayısıyla küresel ekonominin başarısını yalnızca gayrisafi yurt içi hasıla artışıyla ölçmek yeterli değildir. İstihdamın niteliği, reel ücretler ve gelir dağılımı da değerlendirilmelidir.

Türkiye küresel risklere karşı ne yapmalı?

Türkiye açısından BM’nin küresel ekonomi uyarıları dikkatle değerlendirilmelidir. Çünkü Türkiye; enerji ithalatı, dış ticaret bağlantıları, döviz ihtiyacı ve uluslararası sermaye hareketleri nedeniyle küresel gelişmelerden etkilenebilen bir ekonomiye sahiptir.

Dünya ticaretinde yavaşlama yaşanması, ihracatçıların siparişlerini ve üretim planlarını olumsuz etkileyebilir. Enerji fiyatlarındaki yükseliş cari denge üzerinde baskı oluşturabilir. Küresel finansman maliyetlerinin artması ise hem kamu hem de özel sektörün borçlanmasını zorlaştırabilir.

Böyle bir ortamda Türkiye'nin önceliği, yalnızca kısa vadeli ekonomik dalgalanmaları yönetmek olmamalıdır. Üretim kapasitesini geliştirmek, yüksek katma değerli ihracatı artırmak, enerji verimliliğini güçlendirmek ve teknolojik dönüşümü hızlandırmak gerekiyor.

KOBİ’lerin uygun koşullarda finansmana erişmesi de büyük önem taşıyor. İstihdamın ve üretimin önemli bir bölümünü üstlenen küçük işletmelerin yüksek finansman maliyetleri altında yatırım yapamaması, orta vadede ekonomik büyümeyi zayıflatabilir.

Ayrıca tarımsal üretimin desteklenmesi, gıda tedarik zincirinin güçlendirilmesi ve gelir dağılımındaki bozulmanın önlenmesi gerekiyor. Ekonomik istikrarın kalıcı olması için enflasyonun düşmesi kadar bu düşüşün vatandaşın günlük yaşamında hissedilmesi de önemlidir.

Sonuç: Küresel ekonomide dayanışma şart

BM’nin küresel ekonomiye yönelik uyarıları, ülkelerin önümüzdeki dönemde daha dikkatli politikalar uygulaması gerektiğini ortaya koyuyor. Ticaret savaşlarının derinleştiği, borç yükünün arttığı ve jeopolitik risklerin yükseldiği bir dünyada hiçbir ekonomi kendisini bütünüyle korunaklı kabul edemez.

Ancak risklerin büyüklüğü, geleceğin mutlaka olumsuz olacağı anlamına gelmiyor. Uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi, sürdürülebilir yatırımların artırılması, borçların yönetilebilir düzeyde tutulması ve sosyal koruma mekanizmalarının geliştirilmesi, olası krizlerin etkisini azaltabilir.

Bana göre en önemli ders şudur: Ekonomik büyüme tek başına yeterli değildir; büyümenin toplumsal refaha dönüşmesi gerekir. Kriz dönemlerinde faturanın sürekli çalışanlara, emeklilere ve dar gelirli vatandaşlara çıkarıldığı bir düzen sürdürülebilir değildir.

Dünya ekonomisi yeni sınavlardan geçerken ülkelerin önünde iki seçenek bulunuyor: Kısa vadeli çıkarlar uğruna belirsizliği büyütmek ya da ortak sorunlara ortak çözümler üretmek. Önümüzdeki dönemde hangi seçeneğin ağır basacağı, yalnızca ekonomik göstergeleri değil, milyarlarca insanın yaşam koşullarını da belirleyecek.