Şahsiyeti olmayan bir insanın, şahsi bir meselesi olabilir mi? Sorunun kendisi bile ilk bakışta bir çelişki barındırıyor. Çünkü “şahsi” dediğimiz şey, doğrudan bir “şahsiyet”in varlığını gerektirir. Kişiliğin, değerlerin, duruşun ve sınırların yoksa; sana ait olan nedir ki bir meseleye dönüşsün?

Bugünün dünyasında en büyük yanılgılardan biri, herkesin her konuda bir “meselesi” olduğunu sanması. Oysa çoğu zaman gördüğümüz şey, gerçek bir duruştan ziyade, rüzgâra göre yön değiştiren tepkiler. Sosyal medyada öfke patlamaları, gündeme göre şekillenen fikirler, kalabalığın sesini kendi sesi zanneden insanlar… Bunlar bir “şahsi mesele” değil; daha çok bir yankı odasının içindeki titreşimler.

Şahsiyet dediğimiz şey, insanın kendi iç tutarlılığıdır. Yalnızken de aynı insan olabilmek, çıkarı olmadığında da aynı şeyi savunabilmek, alkış almasa bile doğru bildiğinin arkasında durabilmektir. Böyle bir zemin olmadan ortaya konan her “mesele”, aslında ödünç alınmış bir tavırdır. Ve ödünç alınan tavır, ilk rüzgârda geri verilir.

Bir insanın gerçekten şahsi bir meselesi varsa, o mesele onun kimliğinin bir uzantısıdır. Haksızlığa karşı çıkıyorsa, bu sadece o anki konjonktürden değil; adalet duygusunun kökleşmiş olmasındandır. Bir değeri savunuyorsa, bu popüler olduğu için değil; o değerle kendini tanımladığı içindir. İşte bu yüzden şahsi meseleler kolay değişmez, kolay vazgeçilmez ve çoğu zaman bedel gerektirir.

Şahsiyeti olmayan insan ise genellikle meseleleriyle değil, anlık tepkileriyle yaşar. Bugün savunduğunu yarın inkâr edebilir, dün karşı çıktığını bugün alkışlayabilir. Çünkü ortada sabit bir merkez yoktur. Merkez olmayınca da mesele dediğimiz şey, bir pozisyona dönüşür: Alınan, bırakılan, değiştirilen bir pozisyon.

Belki de asıl soru şu: Biz gerçekten mesele sahibi insanlar mıyız, yoksa mesele sahibi gibi görünen tepkiler mi üretiyoruz?

Eğer bir insanın hayatında hiçbir şey uğruna risk almadığı, hiçbir konuda yalnız kalmayı göze alamadığı, hiçbir değer için bedel ödemediği görülüyorsa; onun meselelerinden değil, konfor alanından söz etmek gerekir. Çünkü gerçek meseleler, insanı rahat ettirmez. Aksine, rahatsız eder, zorlar, hatta bazen yalnızlaştırır.

Sonuç olarak, şahsiyet olmadan “şahsi mesele” olmaz. Olsa olsa geçici hassasiyetler, ödünç fikirler ve kalabalığa uyum çabası olur. Gerçek meseleler ise, ancak kendine ait bir omurgası olan insanların yüklenebileceği kadar ağırdır. Ve belki de bu yüzden, en az görülen şey de budur.