"Hikâyenin sonunda beni suçlu ilan etmekte serbestsiniz. Ama kitabın başında bana hangi rolü verdiğinizi ve beni nerede harcadığınızı da herkese anlatın..."
Toplumun en büyük alışkanlıklarından biri, sonuçlara bakarak hüküm vermektir. Bir insanın düştüğü noktaya odaklanırız; oraya nasıl geldiğini, hangi şartların içinde şekillendiğini, hangi kapıların yüzüne kapandığını çoğu zaman görmezden geliriz.
Oysa her sonun bir başlangıcı vardır. Her kırgınlığın, her öfkenin, her yanlış kararın ardında görünmeyen bir hikâye saklıdır. İnsanları yalnızca son sayfalarından okumaya alıştığımız için, onların ilk bölümlerindeki mücadeleleri kaçırıyoruz.
Birini suçlu ilan etmek kolaydır. Zor olan, o kişiye biçilen rolleri konuşmaktır. Kim ona sürekli susmasını öğretti? Kim onun çabasını değersizleştirdi? Kim onu yıllarca görmezden geldi? Ve en önemlisi, kim onu kendi hikâyesinde figüran olmaya zorladı?
Bugün birçok insanın hayatına baktığımızda aynı tabloyu görüyoruz. Başarıya ulaşanların önüne serilen fırsatlar anlatılırken, başarısız olanların önünden çekilen destekler konuşulmuyor. Sonuçlar manşet oluyor, sebepler dipnot bile olamıyor.
Adalet yalnızca hüküm vermek değildir; hüküm vermeden önce hikâyeyi eksiksiz dinleyebilmektir. Çünkü eksik anlatılan her hikâye, gerçeğin bir kısmını saklar. Ve bazen bir insanı yargılayanlar, onun düştüğü çukuru kazarken ellerinde kürek olduğunu unuturlar.
Bu yüzden, hikâyenin sonunda beni suçlu ilan edecekseniz, buna itirazım yok. Ama önce kitabın başına dönün, kendi pis düşünce yapınıza bakın mesela. Bana hangi rolü verdiğinizi, hangi sahnede yalnız bıraktığınızı, hangi sayfada vazgeçtiğinizi de anlatın. Çünkü gerçek, yalnızca son cümlede değil; o sona giden bütün satırlarda gizlidir.