Akşam saat sekiz… Televizyon açılıyor. Daha ilk sahne: silah, tehdit, tokat, kan. Bir dizide baba oğlunu dövüyor, diğerinde “adam olmak” için yumruk atmak şart. Mafya, infaz, intikam… Hepsi süslü cümlelerle, kahramanlaştırılmış karakterlerle sunuluyor.

Sonra diyoruz ki:
“Bu çocuklar niye bu kadar öfkeli?”
“Trafikte insanlar niye birbirine giriyor?”
“Toplum neden bu kadar gergin?”

Cevap ekranda.

Televizyon dizileri artık hikâye anlatmıyor; şiddeti pazarlıyor. Reyting uğruna şiddet sıradanlaştırılıyor, hatta meşrulaştırılıyor. Bağıran, vuran, tehdit eden karakter “güçlü”; sakin kalan “ezik” gösteriliyor. Soruyorum: Bu mu rol model?

Her akşam evlerimize misafir olan bu sahneler masum değil. Çünkü izlenen şey, zamanla normalleşir. Normalleşen şey ise davranışa dönüşür. Bugün dizide izlenen yumruk, yarın trafikte camdan çıkan öfke olur. Bugün ekrandaki tehdit, yarın sokakta bıçak olur.

Sonra haber bültenleri başlıyor.
“Trafikte yol verme kavgası”,
“Gençler arasında çıkan tartışma kanlı bitti”,
“Aile içi şiddet”…

Şaşırıyor muyuz? Hayır. Çünkü alıştık.

Asıl tehlike de burada: alışmak.

Çocuklar bu dizileri izliyor. Gençler bu karakterleri örnek alıyor. “Sorun varsa vur, bağır, sindir” mesajı bilinçaltına kazınıyor. Kimse çıkıp “Dur” demiyor. Ne yapımcılar, ne kanallar, ne de denetleyenler…

Trafikte direksiyon başına geçen herkes ayrı bir dizi karakterine dönüşmüş gibi. Korna bir silah, küfür bir replik, yumruk final sahnesi. Günlük hayatta da farklı değil. En küçük tartışma büyüyor çünkü konuşmayı değil, saldırmayı öğrendik.

Buradan açıkça söylüyorum:
Bu bir tesadüf değil.
Bu bir sonuç.

Şiddeti izlettikçe, şiddeti yaşarız. Şiddeti alkışladıkça, şiddetin hedefi oluruz. Ekranda üretilen bu öfkenin faturası sokakta, okulda, trafikte ödeniyor.

Artık sormanın değil, hesap sormanın zamanı:
Bu diziler kime hizmet ediyor?
Ve biz neyi izlediğimizin farkında mıyız?

Bu ne şiddet bu ne Celal!
Ama asıl soru şu:
Buna daha ne kadar göz yumacağız?