İnsanın en büyük sınavı çoğu zaman hayatın kendisiyle değil, hayata dair kurduğu varsayımlarla olur. Gerçekten olanla değil, olduğunu sandığıyla boğuşur. Bir duyguya anlam yükler, bir bakışa hikâye yazar, bir sessizliğe koca bir senaryo… Sonra oturur kendi yazdığı filmde kendi canını acıtır.
Sanmak öyledir; insana hem umut verir hem de yara. Çünkü en tehlikeli hayal kırıklığı, başkasının yaptığından değil, kendi kurguladığının yıkılmasından gelir.
Birinin seni sevdiğini sanırsın, sonra sevgisizliğiyle sınanırsın.
Birinin sana sadık kaldığını sanırsın, sonra ihanetiyle sınanırsın.
Birinin seni anladığını sanırsın, sonra arkasını dönüp gidişiyle kalakalırsın.
Belki de bu yüzden en büyük acılarımızı insanlar değil, onlardan sandıklarımız yaşatır bize.
Sanmak, bir yanı güvenme isteği, bir yanı da gözünü kapayıp iyiye inanma çabasıdır. İnsan kötüye meyilli değildir aslında; ne kadar kırılmış olursa olsun hala içinden bir ses der ki: ‘’ Bu kez yanılmam.’’ Ama yanılır.
Ve her yanıldığında biraz daha içine kapanır, biraz daha sertleşir, biraz daha temkinli olur.
Oysa gerçek şudur: İnsan, sandığıyla değil gördüğüyle yaşamalıdır. Ama kalp, gördüğünü değil görmek istediğini sever.
Aslında sınav hayatla değil, kendi kalbinle.
Ne kadarını hayal ettin?
Ne kadarını gerçekten gördün?
Ne kadarını sen uydurdun?
Ne kadarını o gerçekten yaptı?
Kırıldığın şeyin yarısını insanlar değil, kurguların.
Yine de öğrenirsin zamanla… Sandıklarını azaltmayı. Beklentiyi kısmayı. Duyguları gerçeklerle tartmayı. İşaretleri doğru okumayı.
Ve en önemlisi, kimseyi olduğundan fazla sanmamayı.
Çünkü hayat insana şunu öğretir: Sanmak, kalbin cesareti; sınanmak aklın tokadı.
İkisi birleştiğinde ise insan, en sonunda kendine döner.
Kime neyi yüklediğini, kime yeni abarttığını, kimden neyi beklediğini fark eder.
Ve işte o gün büyür. O gün iyileşir. O gün sanmakla değil, gerçekle yaşamaya başlar.