İnsan bazen susarak iyileşir, bazen de bir cümleyle parçalanır. Çünkü bazı sözler vardır; söylenip bitmez, içimizde yankılanmaya devam eder.
Son zamanlarda fark ettin mi?
İnsanların ağzından sanki kelimeler değil, küçük küçük zehirler dökülüyor. Kırıcı, küçümseyen, inciten…
Üstelik çoğu zaman bunun farkında bile değiller. Bir cümle kuruluyor, sonra hayatlarına devam ediyorlar. Ama o cümle, bir başkasının içinde kalıyor. Bir şüpheye dönüşüyor, bir yaraya dönüşüyor, hatta bazen insanın kendine bakışını bile değiştiriyor, sorgulatıyor.
Ne garip…
İnsan en çok tanımadığı insanların değil, en yakınının dilinden yaralanıyor.
Oysa kelimeler, sadece iletişim aracı değil. Kelimeler karakterdir. Bir insanın iç dünyasının dışarıya sızmış halidir.
İçinde merhamet olanın dili yumuşaktır. İçinde öfke birikenin cümleleri serttir. Ve içinde sevgisizlik ile büyüyenin…ağzından hep zehir damlar.
Ama kimse şunu düşünmez: Her söylediğin söz, karşındaki insanın ruhuna değiyor.
Ya bir iz bırakıyorsun… ya da bir yara.
Peki, neden böyleyiz? Neden düşünmeden konuşuyoruz?
Neden kırmanın, incitmenin bu kadar kolay olduğu bir çağdayız?
Belki de içimizde birikilenleri temizlemeyi bilmiyoruz. Kendi acımızı, başkasına aktarıyoruz. Kendi eksikliğimizi, başkasını küçülterek kapatmaya çalışıyoruz.
Ama şunu unutuyoruz: Zehirli bir dil, önce sahibini kirletir.
Çünkü kırarak büyüyen hiç kimse yok. Ve inciterek güçlü olan da…
Belki de artık şunu öğrenmemiz gerekiyor: Her doğru, her an söylenmez. Her his, her kelimeye dökülmez. Ve her düşündüğümüz şeyi söylenmek zorunda değiliz.
Bazen susmak, en büyük olgunluktur. Bazen yumuşak bir cümle, en güçlü duruştur.
Çünkü insanın değeri, ne kadar konuştuğuyla değil… Nasıl konuştuğuyla ölçülür.
Ve belki de bu hayatta en çok ihtiyacımız olan şey; daha çok konuşmak değil… Birbirimizi daha az incitmek…
Bazı insanlar sustuğunda değil, konuştuğunda eksilir… Çünkü dil, kalbin aynasıdır, içinde ne varsa, dışarıya onu taşır.