Bir ülkede ekonomi konuşulurken çoğu zaman rakamlar ön plana çıkar. Enflasyon yüzde kaç olmuş, dolar ne kadar yükselmiş, büyüme oranı artmış mı, işsizlik düşmüş mü… Bunların hepsi önemlidir. Ancak insanların günlük hayatını etkileyen bir başka konu daha vardır ki çoğu zaman tabloların ve grafiklerin arasında görünmez hâle gelir: ekonomik adalet duygusu.
Ekonomik adalet duygusu aslında çok karmaşık bir kavram değildir. Halk arasında daha basit bir ifadeyle anlatmak gerekirse, insanların “Bu düzende herkes eşit şartlarda mı mücadele ediyor?” sorusuna verdiği cevaptır. İnsanlar yalnızca ne kadar kazandıklarına bakmaz. Başkalarının nasıl kazandığına da bakar. Yalnızca kendi maaşını düşünmez. O maaşın alın terine değip değmediğini, başkalarının aynı emeğe ne aldığını da sorgular.
Çünkü insan sadece cebiyle yaşamaz; adalet hissiyle de yaşar.
Düşünün; aynı iş yerinde çalışan iki kişiden biri aylarca çalışıp terfi alamazken, diğerinin tanıdıkları sayesinde kısa sürede yükseldiğini düşünün. Maaşlar aynı olsa bile insanlar rahatsız olur. Çünkü mesele sadece para değildir. Mesele, emeğin karşılığını alıp almamaktır.
Mahalledeki iki esnafı düşünelim. Biri yıllardır vergisini düzenli ödüyor, kurallara uyuyor, çalışanlarının sigortasını yatırıyor. Diğeri ise kayıt dışı çalışıyor, yükümlülüklerden kaçıyor ve daha düşük fiyatla satış yapıyor. Dürüst çalışan esnaf bir süre sonra şunu düşünmeye başlar:
“Ben doğruyu yaparak mı hata ediyorum?”
İşte ekonomik adalet duygusunun kırılmaya başladığı nokta tam olarak burasıdır.
Bir toplumda insanlar kuralların herkese eşit uygulandığını hissederse sabırlı olabilirler. Zorluk dönemlerinde fedakârlık da gösterebilirler. Çünkü yükün ortak taşındığını düşünürler. Ancak bazı kesimlerin sürekli avantajlı olduğu, bazı kesimlerin ise sürekli yük taşıdığı düşüncesi oluşursa, toplumdaki güven yavaş yavaş aşınır.
Ekonomide güven denildiğinde çoğu kişi bankaları veya piyasaları düşünür. Oysa güven önce insanın zihninde başlar. İnsanlar yarına güvenmediğinde alışveriş davranışı değişir, yatırım kararları değişir, çalışma isteği değişir.
Bir işçi düşünelim. Yıllarca çalışıyor, tasarruf yapıyor, çocuğunu okutmaya uğraşıyor. Ama bir bakıyor ki maaşı sürekli eriyor, birikimi değer kaybediyor. Aynı dönemde başka insanların kısa sürede büyük kazançlar elde ettiğini görüyor. Bu durumda ortaya sadece maddi bir sorun çıkmaz. Aynı zamanda psikolojik bir kırılma da oluşur.
İnsan şu soruyu sormaya başlar:
“Çalışarak mı kazanılır, yoksa başka yollar mı gerekiyor?”
Bu soru tehlikelidir. Çünkü toplumun üretim motivasyonunu zayıflatabilir.
Ekonomik adaletin olmadığı yerde insanlar zamanla emekten çok fırsat kollamaya başlar. Üretmek yerine kısa yoldan kazanmanın peşine düşebilir. Çünkü sistemin emeği ödüllendirmediğini düşündüklerinde davranışları değişir.
Aslında çocuklar bile adalet hissine çok duyarlıdır. Bir ailede iki kardeşe farklı davranıldığında hemen itiraz gelir:
“Niye ona fazla verdin?”
Bu tepki yalnızca çocuklara özgü değildir. Toplumlar da aynı refleksi gösterir. İnsanlar başkasının zengin olmasına her zaman karşı çıkmaz. Çalışıp, üretip, risk alıp kazanan kişiye çoğu insan saygı duyar. İnsanların itiraz ettiği nokta, kuralların farklı işlemesi düşüncesidir.
Ekonomik adalet denince sadece gelir dağılımını da düşünmemek gerekir. Eğitimde fırsat eşitliği, işe giriş süreçleri, vergi sistemi, sosyal destekler, çalışma şartları ve kamu hizmetleri de bunun parçasıdır.
Bir çocuk doğduğu anda hayat yarışına on adım geriden başlıyorsa, burada insanlar yalnızca ekonomik fark görmez; adaletsizlik de hisseder.
Bir şehirde kaliteli eğitim yalnızca belli kesimlerin ulaşabileceği yerdeyse, sağlık hizmetleri arasında büyük farklılıklar varsa veya insanların çalışma hayatında eşit fırsatlara erişimi yoksa, ekonomik büyümenin yüksek olması bile toplumun memnuniyetini artırmayabilir.
Çünkü insanlar sadece sonuçlara değil, sürece de bakar.
Ekonomik adalet duygusu aynı zamanda sosyal huzurun da temelidir. Gelir farkları dünyanın her yerinde vardır. Herkesin aynı miktarda kazanması mümkün değildir. Ancak insanlar fırsatların adil dağıtıldığına inanırsa farklı gelir seviyelerini daha kolay kabul eder.
Bir maraton düşünün. Yarış sırasında bir kişinin başlangıç çizgisinden, diğerinin ise yüz metre önden başladığını görürseniz yarışın sonucuna saygı duymakta zorlanırsınız.
Ekonomide de durum benzerdir.
İnsanlar yarışın adil olduğuna inanmak ister.
Ekonomik sorunlar bazen para politikalarıyla, bazen yatırımlarla, bazen yeni projelerle çözülebilir. Fakat ekonomik adalet duygusu zarar görürse onu yeniden inşa etmek daha uzun zaman alabilir. Çünkü kırılan şey yalnızca bütçe dengesi değildir; insanların sisteme olan inancıdır.
Sonuç olarak güçlü ekonomi yalnızca büyük binalar, yüksek büyüme rakamları veya kalabalık alışveriş merkezleri değildir. Güçlü ekonomi aynı zamanda vatandaşın içinden gelen şu cümleyi kurabilmesidir:
“Ben çalışırsam karşılığını alırım. Kurallar herkes için aynıdır.”
Bir toplumun gerçek zenginliği bazen kasasındaki paradan çok, insanların içindeki bu güven duygusunda saklıdır. Ekonomik adalet de tam olarak o güvenin temel taşıdır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]