Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemleri, uzun zamandır yalnızca bir savunma sistemi olmaktan çıkmış durumda. Bu konu artık Türkiye’nin savunma politikası, ABD ile ilişkileri, F-35 programı, NATO içindeki konumu ve Rusya ile yürüttüğü ilişkiler açısından çok boyutlu bir diplomasi dosyasına dönüşmüş bulunuyor.
Son olarak Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un yaptığı açıklama, S-400 dosyasının henüz kapanmadığını bir kez daha ortaya koydu. Lavrov, Türkiye’nin elindeki S-400 sistemlerinin başka bir ülkeye transfer edilmesinin Rusya’nın resmi onayı olmadan mümkün olmadığını söyledi. Ayrıca Türkiye’nin bu konuda Moskova’ya henüz resmi bir başvuru yapmadığını belirtti.
Bana göre bu açıklamanın en önemli tarafı, Moskova’nın S-400 konusunda kapıyı tamamen kapatmadığını, ancak sürecin kendi onayına bağlı olduğunu açık biçimde ortaya koymasıdır.
Temmuz ayında Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da S-400’lerin üçüncü bir ülkeye satışı konusunda Türkiye ile temas halinde olduklarını ve konunun “son derece hassas” olduğunu açıklamıştı.
Dolayısıyla son açıklamayı, Rusya’nın daha önceki yaklaşımının devamı olarak değerlendirmek mümkün. Moskova, Türkiye ile görüşmeye açık olduğunu gösteriyor ancak sistemlerin başka bir ülkeye devredilmesi konusunda kendi rızasının gerekli olduğunu özellikle vurguluyor.
Peki Türkiye neden S-400 konusunda çözüm arıyor?
Bunun en önemli başlıklarından biri F-35 meselesidir. Türkiye’nin S-400 almasının ardından ABD, Ankara’yı F-35 programından çıkarmış ve CAATSA kapsamında yaptırım uygulamıştı. Dolayısıyla S-400 meselesi, Türkiye’nin ABD ile savunma ilişkilerinin önündeki temel dosyalardan biri haline geldi.
Bugün gelinen noktada ise Ankara’nın hem Rusya ile ilişkilerini koruyarak hem de ABD ile savunma alanındaki sorunları aşarak yeni bir denge oluşturmak istediği görülüyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da daha önce yaptığı açıklamada S-400 konusunda Rusya’nın görüşmelerin bir parçası olması gerektiğini ifade etmişti. Bu açıklama aslında meselenin yalnızca Türkiye ile ABD arasında çözülebilecek bir konu olmadığını gösteriyordu.
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta daha var.
S-400 sistemleri Türkiye’nin mülkiyetinde olsa bile, sistemlerin üçüncü bir ülkeye devri konusunda Rusya ile yapılan anlaşmalar ve son kullanıcı hükümleri devreye giriyor. Lavrov’un son açıklaması da tam olarak bu noktaya işaret ediyor.
Bu nedenle “Türkiye S-400’leri istediği ülkeye satar ve dosya kapanır” şeklindeki basit yaklaşımın gerçek diplomatik tabloyu tam olarak yansıtmadığını düşünüyorum.
Önümüzde çok daha karmaşık bir müzakere süreci bulunuyor.
Üstelik burada sadece askeri teknoloji değil, ekonomik ve stratejik ilişkiler de söz konusu. Türkiye ile Rusya arasındaki enerji ilişkileri, Akkuyu Nükleer Güç Santrali, doğal gaz, ticaret ve turizm gibi çok sayıda başlık bulunuyor. Dolayısıyla S-400 meselesinin bu ilişkilerden tamamen bağımsız değerlendirilmesi kolay değil.
Ancak burada Türkiye açısından en önemli konu, savunma ihtiyaçlarının uzun vadeli ve sürdürülebilir biçimde karşılanmasıdır.
Türkiye’nin kendi hava savunma sistemlerini geliştirmesi bu nedenle büyük önem taşıyor. S-400 tartışmasının Türkiye’ye verdiği en önemli derslerden biri de savunma sanayisinde dışa bağımlılığın stratejik maliyetlerinin sadece ekonomik olmadığını göstermesidir.
Benim açımdan asıl mesele, S-400’lerin ne olacağı kadar Türkiye’nin bundan sonra nasıl bir savunma mimarisi oluşturacağıdır.
Türkiye hem NATO üyesi hem de Rusya ile önemli ekonomik ve siyasi ilişkileri bulunan bir ülke. Bu nedenle Ankara’nın farklı güç merkezleri arasında denge kurması kaçınılmaz hale geliyor. Fakat bu denge politikasının kalıcı olabilmesi için savunma sanayisinde teknolojik bağımsızlığın güçlendirilmesi gerekiyor.
Son Rusya açıklaması bize şunu gösteriyor: S-400 dosyasında henüz son söz söylenmiş değil.
Moskova onay mekanizmasını elinde tuttuğunu açıkça ortaya koyarken, Ankara’nın önünde diplomatik bir müzakere alanı bulunuyor. Washington açısından ise S-400 meselesi ile F-35 konusu arasındaki bağlantının nasıl çözüleceği önem taşıyor.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde yapılacak görüşmeler sadece birkaç hava savunma sisteminin geleceğini belirlemeyecek. Aynı zamanda Türkiye’nin ABD-Rusya dengesi içerisindeki savunma politikasının yönünü de etkileyebilecek.
Ben Türkiye’nin bu süreçte aceleci değil, çok yönlü ve uzun vadeli hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü S-400 dosyasında atılacak her adımın yalnızca bugünkü diplomatik ilişkileri değil, Türkiye’nin önümüzdeki yıllardaki savunma ve dış politika seçeneklerini de etkileyebilecek sonuçları olacaktır.
Kısacası S-400 dosyası yeniden masanın üzerinde.
Rusya “onayımız gerekir” diyor.
Türkiye ise çözüm arıyor.
ABD’nin beklentileri de sürecin diğer tarafında duruyor.
Şimdi asıl önemli olan, Ankara’nın bu üçlü denklem içerisinde Türkiye’nin güvenliğini, savunma sanayisinin geleceğini ve dış politika hareket alanını birlikte gözeten bir çözüm ortaya koyabilmesidir.