İnsanlar soruların cevabını bilmediğini düşündükleri kişilere anlatmayı sever. Bir üstünlük duygusu mu, yoksa paylaşma içgüdüsü mü, emin değilim.
Ama bildiğim bir şey var: Ben çoğu zaman sorduğum soruların cevabını zaten biliyorum.
Bu bir oyun değil. Daha çok bir yoklama. Bir ölçü.
Bir insanın bir konuyu nasıl anlattığını görmek için soruyorum. Cevabın doğruluğundan çok, o cevaba nasıl ulaştığını merak ediyorum. Çünkü bilgi, tek başına pek bir şey anlatmaz; asıl hikâye, o bilginin nasıl taşındığında gizlidir.
Bazen insanlar ezberlenmiş cümleler kuruyor. Bunu hemen fark ediyorsunuz. Cevap doğru olsa bile içinde hayat yok. Sanki bir yerden kopyalanmış gibi… Oysa bazıları var ki, aynı soruya bambaşka bir yerden yaklaşıyor. İşte o zaman dikkat kesiliyorum.
Çünkü soru aslında bir araç.
Gerçeği öğrenmek için değil, insanı görmek için.
Birinin bilmediğini kabul edebilmesi, çoğu zaman bilmesinden daha değerli geliyor bana. Ya da bildiğini düşündüğü bir konuda tereddüt etmesi… İşte orada samimiyet başlıyor. İnsan, en çok emin olmadığı yerde kendisi oluyor.
Belki de bu yüzden soruyorum.
Cevabını bildiğim soruları, cevabını bilmediğim insanlara…
Ve her seferinde şunu fark ediyorum:
Sorular değişmiyor, ama insanlar hep farklı cevaplar veriyor.
Aslında ben cevapları değil, o farklılıkları biriktiriyorum.