Bazen bir metin insanı durdurur. Rahatsız eder. Çünkü gerçek, çoğu zaman konforlu değildir. Bu yazı, Nejat İşler’in bir paylaşımından esinlenerek kaleme alınmıştır.

semToplum olarak en büyük sorunumuz şu: Gerçekle yüzleşmekten kaçıyoruz. Özellikle de konu kadına bakışımız olduğunda.

Kadın ne giyerse giysin yargılanıyor. Etek giydiğinde konuşuluyor, pantolon giydiğinde bakışlar değişmiyor. Kalabalıkta rahatsız ediliyor, yalnız kaldığında daha büyük tehlikelere açık hale geliyor. Açık giyinse “tahrik” deniyor, kapalı giyinse bu kez merak konusu oluyor. Yani mesele hiçbir zaman kıyafet olmadı. Mesele zihniyet.

Bir yandan “kız çocukları okumasın” diyen bir anlayış, diğer yandan hastanede kadın doktor arıyor. Kadını yok sayarken ona muhtaç olan bu çarpık düşünce, aslında kendi çelişkisiyle yüzleşemiyor.

Daha da ağır olanı şu: Şiddet artık münferit bir olay değil. Bir refleks haline gelmiş durumda. Reddedilmeyi hazmedemeyen, istediğini elde edemeyince yok etmeye yönelen bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu sevgi değil. Bu, sahip olma hastalığı.

Sevgi zorla olmaz. Saygı yoksa zaten hiçbir şey olmaz.

Ve herkesin kendine sorması gereken basit bir soru var:
Sizi kim büyüttü?

Gece uykusundan vazgeçen, sizi doyuran, koruyan, öğreten bir kadın yok muydu hayatınızda? Bir anne… Karşılıksız seven, hiçbir şey beklemeden veren.

Peki o zaman aynı toplum, başka bir kadının hayatını nasıl bu kadar kolay değersizleştirebiliyor?

Bu bir suçlama yazısı değil. Bu bir yüzleşme yazısı.

Kadını bir nesne gibi gören zihniyet değişmediği sürece, hiçbir yasa, hiçbir ceza tek başına yeterli olmayacak. Değişmesi gereken şey, bakış açısıdır.

Çünkü bir toplumun seviyesi, kadınlarına verdiği değerle ölçülür. Ve biz o aynaya baktığımızda, gördüğümüz şeyden hâlâ rahatsız olmuyorsak, asıl sorun tam da burada başlıyor.