8 Mart’a iki gün kala, Ekspres Gazetesi olarak sokakta kadınlara mikrofon uzatmak istedik. Basit bir soru soracaktık: “Kadın olmak bugün size ne hissettiriyor?”

Ama daha soruyu sormadan başka bir gerçekle karşılaştık.

Kadınlar konuşmak istemedi.

Biri “Aman başım derde girer” dedi.
Bir diğeri kamerayı görünce geri çekildi.
“Ne söylesem şimdi…” diye cümlesini yuttu.
Bir başkası “Eşim izin vermez” dedi.
Bir kadın da “Çocuğumu almam lazım” diyerek hızla uzaklaştı.

Oysa tek bir cümle kurmaları yeterdi.

Ama olmadı.

Bir çiftin yanına mikrofon uzattık. Erkek olanı gülerek “Ben kadınımı buldum” dedi, dalga geçti.
Kadın ise sustu.

**

Uzun bir sokağın sonunda, bütün uğraşımıza rağmen sadece üç kadın konuşabildi.

O an fark ettim:
Aslında biz bir röportaj yapmıyorduk.
Bir toplumun psikolojisini görüyorduk.

Çünkü bir ülkede kadınlar konuşmaktan çekiniyorsa mesele fikir değil; güvenliktir.

Bir hafta içinde katledilen kadınların sayısını yazmaya elim varmıyor.
Sayılar artık istatistik değil, insan.

Ama daha ağır olan başka bir gerçek var:
Kadınların sadece hayatı değil, sesi de baskı altında.

Bugün kadın cinayetlerini konuşuyoruz ama çoğu zaman şu soruyu sormuyoruz:

Bu kadınlar bu hayatların içine nasıl sürüklendi?

Bir kısmı evlenmek istemediği halde evlendirildi.
Bir kısmı aile baskısından kaçmak için evliliği bir çıkış sandı.
Bir kısmı yıllarca şiddete katlandı çünkü gidecek yeri yoktu.
Bir kısmı ayrılmak istediği anda öldürüldü.

Toplum hâlâ kadına şu mesajı veriyor:

“Evliliği sürdür.”
“Yuvanı dağıtma.”
“Sabret.”

Ama kimse şu soruyu sormuyor:

Bu kadınların can güvenliğini kim sağlayacak?

Bir kadın ayrılma kararı aldığında neden korkmak zorunda?
Neden uzaklaştırma kararları çoğu zaman kağıt üzerinde kalıyor?
Neden şikâyet eden kadınlar defalarca karakola gidip aynı korkuyu tekrar tekrar anlatmak zorunda kalıyor?

**

Sorun sadece bireysel şiddet değil.
Sorun aynı zamanda yaptırımların caydırıcı olmaması.

Çünkü bir suçun cezası toplumda korku yaratmıyorsa, o ceza adalet üretmez.

Bir kadın şikâyet ettiğinde failin birkaç gün sonra sokakta dolaşabildiğini görmek, sadece o kadını değil tüm kadınları susturur.
Bu yüzden sokakta gördüğümüz sessizlik aslında korkunun değil, güvensizliğin sonucudur.

Kadınlar konuşmuyor çünkü sistemin onları gerçekten koruyacağına inanmıyorlar.

Oysa bu ülkenin kurucusu yıllar önce meseleyi çok açık ifade etmişti:

“Dünyada her şey kadının eseridir.”

Eğer gerçekten buna inanıyorsak, bir kadının hayatı bir tartışmanın konusu değil; devletin en temel sorumluluğudur.

Kadınların ihtiyacı olan şey büyük sloganlar değil.

Gerçek koruma.
Gerçek hukuk.
Gerçek caydırıcılık.

Bir kadın “ayrılıyorum” dediğinde korkmamalı.
Bir kadın şikâyet ettiğinde yalnız kalmamalı.
Bir kadın konuştuğunda başına bir şey gelmeyeceğini bilmeli.

8 Mart yaklaşırken asıl mesele kutlama yapmak değil.

Asıl mesele şu soruya dürüstçe cevap verebilmek:

Bu ülkede kadınlar gerçekten güvende mi?