Hayat bize en çok iki şeyi öğretir: Kimin bizi sevdiğini ve kimin sevgisinden vazgeçmemiz gerektiğini. Bir insanın seni sevmemesi, senin eksik olduğun anlamına gelmez; onun kapasitesinin senin kalbini taşıyamadığı anlamına gelir. Çünkü herkes aynı derinlikte sevemez. Kimi yüzeyde yaşar, kimi kalbinin en dip sularında.

Sevilmemek acıtır, evet!
Ama o acının içinde saklı duran bir hakikat vardır: Sana değer verilmeyen yerde kalmak, kendi kalbini terk etmektir.
Bir insanın sevgisizliğine tahammül etmeyi ‘’sabır’’ zannetmek, kırıntılara razı olmayı ‘’fedakârlık’’ sanmak, kendini küçültmektir. Oysa gerçek sabır, hak ettiğini bilip yanlış yerde beklememektir. Gerçek fedakârlık, kendine sadakatle attığın o tek adımdır: Gidiş.
Çünkü bazı kapılar kapanmak için vardır; bazı yollar ise yalnızca yürümekle değer kazanır.
Sevilmediğin yerden gitmek, aslında kendine söylediğin şu cümlenin sessiz bir ilanıdır:
‘’Ben değerliyim. Ben duygularımla birlikte ayakta duruyorum. Ben sevgimi doğru ellere teslim etmek istiyorum.’’
Kalmayı değil, gitmeyi seçtiğinde eksilmiyorsun; tam tersine tamamlanıyorsun. Çünkü kendi öz değerini koruyorsun.
Bir insan seni sevmiyorsa bu senin eksikliğin değildir.
Ama senin kendini sevmeye karar vermen, işte o gerçek bir zaferdir.
Her gidiş bir kayıp değildir. Bazı gidişler, insanın kendini yeniden bulma yolculuğudur.