Çağımız ilişkilerinin en tuhaf taraflarından biri, insanların birbirlerine yaklaşmayı öğrenip birbirlerinden ayrılmayı bir türlü öğrenememiş olması.
Bir ilişki başlıyor. Mesajlar, telefonlar, buluşmalar, planlar, heyecanlar… “Nasılsın?” diye başlayan konuşmalar saatlerce sürüyor. Birbirinin hayatına giriliyor, alışkanlıklarına, hikâyelerine, hatta bazen yaralarına dokunuluyor. Sonra bir gün biri gitmek istiyor. Ama söylemiyor. Bir çocukça bahane ile (sadece kendinin inandığı) engelliyor. Ortadan kayboluyor. Mesajlara cevap vermiyor. Telefonları açmıyor. Ve bütün bunların üzerine bir de “Ben seni arayacağım.” diyor. Aramıyor. Sözünün de eri değil. Karşı taraf bekliyor. Çünkü ortada hâlâ söylenmemiş bir cümle var: “Bitti.” Ne garip değil mi?
İnsanlar bir ilişkiye başlarken bu kadar cesurken, bitirirken neden bu kadar korkak davranıyor?
Bir ilişkinin bitmesi ayıp değildir. Her ilişki ömür boyu sürmek zorunda değildir. İnsanlar değişebilir, duygular değişebilir, beklentiler farklılaşabilir. Bazen sevgi azalır, bazen hayatlar başka yönlere gider. Bazen de iki insan birbirine iyi gelmediğini fark eder. Bunların hepsi hayatın içinde. Olmayan şey ise, bütün bunların karşısındaki insanı yok saymayı gerektirmesi. Gitmek istiyorsan git. Ayrılmak istiyorsan ayrıl. Ama bir insanın karşısına çıkıp “Ben artık bu ilişkiyi sürdürmek istemiyorum” diyebilmek de yetişkinliğin bir parçasıdır. Bunun adı zalimlik değildir. Aksine, çoğu zaman dürüstlüktür. Delikanlılıktır. Çünkü insanları en çok yaralayan şey her zaman ayrılık değildir. Belirsizliktir. “Ne oldu?” “Neden cevap vermiyor?” “Bir şey mi yaptım?” “Beni arayacak mı?” “Yoksa bitti mi?” “Son konuşmamız gerçekten son konuşmamız mıydı?” İnsanın zihnini kemiren şey, çoğu zaman ilişkinin bitmiş olması değil; nasıl ve neden bittiğini anlayamamaktır. Bir de bunun daha incelikli (!) versiyonları var. “Şimdi biraz uzak kalalım.” “Ben seni sonra arayacağım.” “Biraz zamana ihtiyacım var.” “Şu an konuşmayalım.” Sonra engel. İnsan karşısındakinin zekâsını da duygusunu da hafife alıyor. Oysa herkes ne olduğunu anlıyor. Sadece bazı insanlar gerçeği karşısındaki kişinin yüzüne söylemeye cesaret edemiyor. Bazen de ilişkiyi tamamen bitirmek yerine karşısındakini yedekte tutan cümleler kuruluyor. “Seni ararım.” deniyor; aranmıyor. “Biraz zamana ihtiyacım var.” deniyor; o zamanın ne zaman biteceği söylenmiyor. Karşı taraf da bir ihtimalin içinde tutuluyor. Bu, vedalaşmak değil. Bu, vedadan kaçmak. Bu o arada başka ihtimalleri değerlendirmek kusura bakmayın. Üstelik insan ilişkilerinde bir şeyi unutmamak gerekiyor: Karşınızdaki insan sizin hayatınızdaki bir “bildirim” değil. Bir tuşa basarak susturabileceğiniz, engelleyerek ekranınızdan kaldırabileceğiniz bir insan da değil. Birlikte güldüğünüz, konuştunuz, belki dertleştiğiniz, belki birbirinizin en zor zamanlarında yanında olduğunuz bir insan. En özeliniz belki de. Dolayısıyla ilişkinin sonu da o ilişkinin tarihine dâhildir. Nasıl başladığınız kadar nasıl bitirdiğiniz de sizin hakkınızda bir şey söyler. Elbette herkes yüz yüze konuşmak zorunda değil. Her ayrılık uzun bir hesaplaşma gerektirmiyor. Bazen bir mesaj yeterlidir. “Ben bu ilişkiyi sürdürmek istemiyorum. Sana karşı dürüst olmak istedim. Yaşadıklarımız için teşekkür ederim. Umarım hayatında her şey güzel olur.” Hepsi bu.
Bazen insanın karşısındaki kişiye verebileceği en büyük saygı, ona bir açıklama borçlu olduğunu kabul etmektir. Gitmek de bir seçimdir. Ama nasıl gittiğin, karakterinin cümlesidir.