Küresel güçlerin halkları ayaklandırarak, ardından bu ayaklanmalara “özgürlük” etiketi yapıştırarak sahneye çıkması artık yeni bir hikâye değil. Ortadoğu başta olmak üzere birçok coğrafyada yaşananlar gösterdi ki dış destekli ayaklanmaların sonunda elde edilen şey çoğu zaman özgürlük olmadı. Aksine, daha derin yoksulluk, daha fazla kaos ve daha kırılgan devletler ortaya çıktı.

Bugün benzer bir tablo İran için çiziliyor. İran halkının yıllardır biriken haklı öfkesi, ekonomik sıkıntıları ve baskılar yok sayılacak şeyler değil. Ancak asıl soru şu: Bu öfkeyi alkışlayan, ayaklanmayı “destekleyen” küresel güçler bunu neden yapıyor? Ve karşılığında ne istiyor?

Geçmiş bize şunu öğretti: Hiçbir küresel güç, karşılıksız özgürlük dağıtmaz. Irak’ta demokrasi vaadiyle başlayan süreç, milyonlarca insanın hayatını altüst etti. Libya’da “özgürlük” adına yıkılan bir rejimin ardından geriye kalan şey, parçalanmış bir ülke ve bitmeyen iç savaş oldu. Suriye’de halkın talepleri, küresel hesapların gölgesinde kanlı bir vekâlet savaşına dönüştü.

Şimdi aynı aktörler İran halkının yanında olduklarını söylüyor. Peki yarın ne isteyecekler? Enerji kaynakları mı? Bölgesel dengelerin yeniden şekillendirilmesi mi? Yeni askeri üsler mi, yoksa siyasi bağımlılık mı?

Asıl tehlike burada başlıyor. Çünkü halkların meşru talepleri, küresel güçlerin jeopolitik ajandalarına teslim edildiği anda özgürlük olmaktan çıkar, bir pazarlık unsuruna dönüşür. Sokakta canını ortaya koyan halk, masada yapılan anlaşmaların öznesi değil, nesnesi hâline gelir.

İran halkının özgürlük mücadelesi, dışarıdan alkış tutanların değil, içeriden verilen bedellerin ürünü olmalıdır. Aksi hâlde tarih bir kez daha tekerrür eder: Ayaklanan halk kazanmış gibi görünür, kazanan ise çok uzakta, çok daha güçlü bir masada oturur.

Gerçek özgürlük, ithal edilmez. Bedeli dış güçlere ödenen bir “özgürlük”, halkın değil, küresel aktörlerin zaferidir.