Bizler okullardan mezun olurken hayaller kurardık. “Çalışırsan başarırsın.” derlerdi. Biz de buna inanırdık. Gecemizi gündüzümüze katar, yıldızımızın daha parlak olması için mücadele ederdik. Çünkü emek verenin karşılığını alacağına dair güçlü bir inancımız vardı.

Bugün ise insanın dili ister istemez farklı bir cümle kuruyor:

“Evladım, yıldızını çok da parlatma!”

Şaşırdınız değil mi? “Neden?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Çünkü bu memlekette bazen fazla parlamak, gökyüzünü aydınlatmaktan çok dikkat çekmeye yarıyor. Dikkat çekince de birileri teleskopu size çeviriyor. Önce alkış geliyor sanıyorsunuz, sonra bakıyorsunuz büyüteç tutulmuş.

Siyasette yaşanan tartışmalar da bu algıyı güçlendiriyor. Selahattin Demirtaş yıllardır cezaevinde. Ekrem İmamoğlu hakkında yürüyen süreçler ise toplumun önemli bir kesiminde “Acaba güçlü rakipler farklı yöntemlerle mi etkisizleştiriliyor?” sorusunu gündeme getiriyor. Elbette buna katılan da var, katılmayan da. Ama asıl dikkat çekici olan, bu soruların giderek daha yüksek sesle soruluyor olması.

Eskiden “Yükselmek zordur.” derdik. Meğer yükseldikten sonra ayakta kalmak daha zormuş.

Oysa demokrasi, yıldızların söndürüldüğü değil, çoğaldığı rejimdir. Güçlü isimlerden korkulmaz; tam tersine güçlü rakipler, güçlü demokrasilerin güvencesidir. Kazananı mahkeme salonları değil, sandık belirlediğinde toplum da nefes alır.

Yine de umudu kaybetmeyelim. Gençlere “Yıldızınızı parlatmayın.” demek istemiyorum. Ben, “Yıldızınızı sonuna kadar parlatın.” demek istiyorum. Çünkü karanlık, yıldızlar suçlu olduğu için değil; ışığı az olduğu için vardır.