“Eski acılarınız için taze gözyaşları dökmeyin.”
Euripides’in bu sözüne her rastladığımda, insanın geçmişle kurduğu o tuhaf ilişkiyi düşünüyorum. Bazı acılar vardır; üzerinden yıllar geçer ama insan onları her hatırladığında sanki dün olmuş gibi yeniden kanatır. Oysa zamanın bize verdiği en büyük derslerden biri şudur: Yitirilen, her gözyaşında yeniden yitirilmez. Bazı şeyler bir kez kaybedilir; sonra onları kaybetmeye devam eden biz oluruz. “Yitirilen yitirildi.” Belki de kabullenmek tam burada başlar. Kabullenmek, başımıza gelenleri doğru bulmak değildir. Haksızlığı onaylamak, kırgınlığı unutmak, kaybı küçümsemek değildir. Kabullenmek, olanla olmayan arasındaki sınırı nihayet görebilmektir. Hayatın bazı kapılarının bir daha açılmayacağını anlamak ve o kapının önünde sonsuza kadar beklememeyi seçmektir. Çünkü insan bazen geçmişinden çıkarken acele etmez. Bazen eski hayatından ayrılmadan önce son kez bütün odaları dolaşır. Çocukluğunun geçtiği o odaya girer mesela. Duvarlarda artık kimsenin görmediği izlere bakar. Bir zamanlar çok önemli olan bir eşyanın yerinde olmadığını fark eder. Pencereyi açar. İçeri başka bir mevsimin havası girer. Sonra başka bir odaya geçer. Bir aşkın yaşandığı oda… Orada söylenmiş sözleri hatırlar. Bir kahkahanın duvarda asılı kaldığını sanır. Bir vedanın sesini yeniden duyar. Belki de yıllardır kendisine sormadığı o soruyu sorar: “Başka türlü olabilir miydi?” Olabilirdi. Ama olmadı. İnsan bazen hayatını en çok “olabilirdi” kelimesiyle tüketiyor. Olabilirdi, keşke, belki, eğer… Geçmişin en kalabalık odaları bunlarla dolu. Oysa hayat, gerçekleşmemiş ihtimallerin değil, gerçekleşmiş olanın içinden akıyor. Biz ne kadar geriye bakarsak bakalım, zamanı tersine çeviremiyoruz. Geçmişe dönüp başka bir cümle kuramıyoruz. Birini biraz daha sevemiyor, biraz daha erken sarılamıyor, bir vedayı hiç yaşanmamış kılamıyoruz. Fakat bir şey yapabiliyoruz: Geçmişin bugünümüzü yönetmesine izin vermemeyi öğrenebiliyoruz. Belki kabullenmek dünyanın en eski ilahi gücüdür. Çünkü insanın değiştiremeyeceği şeylerin karşısında icat ettiği ilk sükûnettir. Kaderle pazarlık etmeyi bıraktığımız, hayatı olduğu haliyle görmeye başladığımız o sessiz eşiktir. Kabullendiğimizde her şey güzelleşmez. Ama her şey yerli yerine oturmaya başlar. Ruhun penceresi de tam o zaman açılır. İçeri biraz hava girer. Uzun zamandır kapalı duran perdeler hareket eder. Tozlar görünür olur önce. Sonra ışık. Belki iyileşmek dediğimiz şey de budur: Acının hiç yaşanmamış olması değil, artık bütün hayatımızı kaplayan tek manzara olmaktan çıkması. İnsan geçmişini çöpe atarak özgürleşmiyor. Onunla vedalaşmayı öğrenerek özgürleşiyor. Çünkü bazı anılar silinmez. Bazı insanlar unutulmaz. Bazı kayıpların telafisi yoktur. Hayat bize her zaman ikinci bir şans vermez. Bazen sadece yeni bir hayat verir. Ve yeni hayatın başlayabilmesi için eski hayatın bütün odalarını son kez dolaşmak gerekir. Bir odada çocukluğunuzu bulursunuz. Bir odada eski bir aşkı. Bir odada kaybettiğiniz birini. Bir odada kendinizin artık olmayan hâlini… Hepsine tek tek bakarsınız. Hiçbirini küçümsemeden. Hiçbirinden nefret etmeden. Hiçbirini yeniden yaşamaya çalışmadan. Sonra kapıya doğru yürürsünüz. Belki çıkmadan önce bir kez daha arkanıza bakarsınız. Ve içinizden şöyle dersiniz: “Yaşandı. Sevildi. Acıttı. Bitti.” Sonra kapıyı kapatırsınız. Çünkü bazı kapılar unutmak için değil, yaşamaya devam edebilmek için kapatılır. Ve insan bazen hayatının en büyük başlangıcını, geçmişine son kez teşekkür ederek yapar. Eski acılar için taze gözyaşları dökmeden. Yitirilenin artık yitirildiğini kabul ederek. Ve ilk kez, geriye değil, önündeki boşluğa bakarak. Çünkü hayat, kapattığımız odaların içinde değil; açtığımız pencereden içeri giren o ilk temiz havada yeniden başlar.