Dinleyen insan lazım bize. Biz konuşurken henüz kafasında anti tezini oluşturup, hangi cümleden yakalarsa bizi köşeye sıkıştıracağını hesaplayan değil. Söylediğimizin neresinden itiraz edeceğini düşünmekten, söylediklerimizin ne olduğunu kaçıran değil.
Nasıl “haklı” çıkacağını değil, ne demek istediğimizi anlamaya çalışan…
Çünkü artık çoğu konuşma, iki insanın birbirini anlamaya çalıştığı bir yer olmaktan çıktı. Herkes sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Karşımızdakinin cümlesini dinlerken bile aslında kendi cümlemizi hazırlıyoruz. Birisi derdini anlatıyor; biz onun derdine değil, kendi vereceğimiz cevaba kulak veriyoruz. Birisi bir şey söylüyor; cümlenin tamamlanmasını beklemeden zihnimizde cevap çoktan hazır. “Ben olsam…” “Hayır, ama…” “Bence asıl mesele…” “Sen de zaten…” Ve bazen karşımızdaki daha konuşmasını bitirmeden, onun ne söyleyeceğine karar vermiş oluyoruz.
Oysa insan bazen çözüm istemez. Bazen haklı çıkmak istemez. Bazen karşısındakinin kendi tarafına geçmesini de istemez. Sadece duyulmak ister.
Bir cümlenin arkasında başka bir cümle, bir öfkenin altında kırgınlık, bir suskunluğun içinde söylenememiş onlarca kelime olabilir. Dinlemek biraz da bunları acele etmeden fark edebilmektir. Dinlemek, “Ben de anlatacağım” demenin sırasını beklemek değildir. Dinlemek, karşındakinin sözünü kendi hikâyemize bağlayıp “Bende de aynısı olmuştu” demek hiç değildir. Bazen insanın anlattığı şeyin içine kendi hikâyemizi sokmadan, sadece orada durabilmek gerekir. Çünkü her konuşmayı kendimize çevirmek zorunda değiliz. Her cümleye cevap vermek zorunda değiliz. Her fikirle mücadele etmek, her itiraza karşılık vermek, her tartışmadan kazanan taraf olarak çıkmak zorunda hiç değiliz. Bir insanın bize anlattığı şeyi hemen düzeltmeden, küçümsemeden, çözmeye çalışmadan dinleyebilmek de bir yakınlık biçimidir. Belki de en kıymetlilerinden biri. Üstelik iyi dinlemek, karşıdakinin söylediklerine katılmak anlamına gelmez. İtiraz edebiliriz. Farklı düşünebiliriz. Hatta tamamen zıt fikirlerde olabiliriz. Ama önce anlamaya çalışabiliriz. “Sen bunu neden böyle düşünüyorsun?” diye sorabiliriz mesela. Cevabı hazırlamadan önce soruyu gerçekten duyabiliriz. Çünkü anlaşılmak ile haklı bulunmak aynı şey değil. Bazen insan haklı olduğunu kanıtlamaktan çok, karşısındaki tarafından gerçekten anlaşıldığını hissetmek istiyor. Belki bugün en büyük eksikliğimiz de bu: Cevap veren çok, dinleyen az. Herkesin söyleyecek bir şeyi var. Herkesin bir yorumu, bir itirazı, bir tecrübesi, bir “ama”sı var. Fakat herkesin dinlemeye ayıracak sabrı yok. O yüzden bize biraz daha az cevap, biraz daha fazla kulak lazım. Birbirimizin sözünü tamamlamaya çalışmadan… Kendi haklılığımızı ispatlamaya uğraşmadan… Karşımızdakini susturmak için değil, anlamak için dinleyerek.
Çünkü bazen bir insana verebileceğimiz en büyük cevap, söyleyeceğimiz güzel bir cümle değildir. Sözünü kesmeden sonuna kadar orada kalmaktır.
Bize dinleyen insan lazım.
Gerçekten dinleyen.
Sırası geldiğinde konuşmak için değil, biz konuşurken gerçekten orada olmak için.