Bazı meseleler vardır, insanın aklına takılır da bir türlü çıkmaz. Benim son zamanlarda kafama takılan mesele ise oldukça mühim(!): Dizilerdeki topuklu ayakkabı sevdası.
Allah aşkına, bu kadınlar nereye gidiyor?
Dağ, bayır, köy yolu, çamur… Hepsinin üstesinden geliyorlar. Ama ayaklarında mutlaka topuklu ayakkabı var.
Çocuğunu kaçırıyorlar, soluğu dağ başında alıyor. Ortalık karışıyor, kavga çıkıyor. Bizim hanımefendi yine dimdik ayakta ve tabii ki topuklular üzerinde.
Kardeşim, tamam. Topuklu ayakkabı zariftir, şıktır. Kadına ayrı bir hava da verir. Buna kimsenin itirazı yok.
Ama hayatın da bir gerçeği var.
Kavgaya topuklu ayakkabıyla gidilmez!
Hele köy yolunda, taşlı topraklı yerde hiç gidilmez.
Ben köy yoluna çıkarken ayağıma rahat bir ayakkabı giyip giymediğimi iki kere düşünüyorum. Dizideki kadın karakter ise on santim topukla dağ başında dolaşıyor. Sanki çamur kendisine, taşlar da ayakkabısına saygı duyuyor!
İnsanın ister istemez sorası geliyor:
Senarist hiç mi köy yoluna çıkmadı?
Çünkü gerçek hayatta insan böyle bir durumda önce şıklığı değil, ayağını düşünür.
Bir de işin başka bir tarafı var. Dizide kadın sabah yataktan kalkıyor; saç fönlü, makyaj kusursuz. Beş dakika sonra kendini ormanda buluyor.
Ben sabah aynaya bakınca saçımın hangi tarafa yattığını anlamaya çalışıyorum.
Demek ki benim hayatım dizi değilmiş!
Şaka bir yana, benim derdim topuklu ayakkabıyla değil. Derdim, dizilerde hayatın gereğinden fazla cilalanması.
Elbette kadın karakter şık olsun, bakımlı olsun. Ama bazen de hayatın şartlarına uygun giyinsin.
Çünkü güçlü kadın, her durumda topuklu ayakkabıyla dolaşan kadın değildir. Gerektiğinde topukluyu çıkarıp rahat ayakkabıyı giyebilen kadındır.
Sevgili senaristler, naçizane bir öneri:
Dağa bayıra giden, köy yollarında dolaşan, çocuğunun peşine düşen karakterlerin çantasına bir çift spor ayakkabı da koyun.
Çünkü ekranda senaryo değişebilir ama köy yolunda taşın, toprağın ve hayatın kuralı değişmez: Topuklu ayakkabı şık olabilir, ama hayatın her yoluna uygun değildir.