Eskiden biri beni yanlış anladığında üzülürdüm. Uzun uzun düşünürdüm. Nerede yanlış anlattım, hangi cümlem eksik kaldı, kendimi biraz daha iyi anlatsaydım acaba her şey değişir miydi diye… Sonra dönüp dolaşıp yine kendimi düzeltmeye çalışırdım. Çünkü insan, anlaşılmadığında çoğu zaman karşısındakini değil, kendisini sorguluyor.
“Ben mi anlatamadım?” Belki de mesele tam olarak bu değildi. Belki herkes, karşısındaki insanı olduğu gibi anlayamıyor. Çünkü hepimiz dünyaya kendi penceremizden bakıyoruz. Yaşadıklarımız, korkularımız, beklentilerimiz, önyargılarımız ve hatta eksiklerimiz; duyduğumuz her cümlenin üzerine kendi anlamımızı bırakıyor. Bir gün bunu kabullenmeye başladım. Artık biri beni yanlış anladığında eskisi kadar üzülmüyorum. Hatta içimden şöyle diyorum:
“Anlayabildiğin kadarını al canım. Fazlası zaten kapasite meselesi.”
Bu cümlede eskiden sandığım gibi bir kibir yok. Daha çok bir kabulleniş var. Çünkü kendini anlatmakla, kendini ispatlamak arasında kocaman bir fark olduğunu öğrendim. Ben kendimi anlatabilirim. Neyi neden yaptığımı söyleyebilirim. Neyi hissettiğimi açıkça ifade edebilirim. İyi niyetimi gösterebilirim. Hatalıysam kabul edebilirim. Karşımdakinin kırıldığı yeri dinleyebilirim. Ama bütün bunlardan sonra hâlâ başka bir hikâye duyuyorsa, o hikâyeyi değiştirmek artık benim görevim değil. İnsan bazen karşısındakinin kafasında kendisi hakkında kurulmuş bir mahkemenin hem sanığı, hem avukatı, hem de hâkimi olmaya çalışıyor. Kendini savunuyor. Delil sunuyor. Eski konuşmaları hatırlatıyor. “Bak, aslında öyle demek istemedim.” “Bak, benim niyetim buydu.” “Bak, seni kırmak istemedim.” “Bak, beni biraz daha dikkatli dinlersen…” Bir noktadan sonra yoruluyor. Çünkü anlaşılmak için verdiği mücadele, kendisini anlatmaktan çıkıp kendisini kabul ettirme çabasına dönüşüyor. Oysa artık biliyorum: Beni anlamak isteyen insan, söylediklerimin arasındaki sessizliği de duymaya çalışır.
Beni anlamak istemeyen ise en doğru cümlemin içinden bile kendi işine gelen anlamı çıkarabilir. Üstelik bazen mesele karşı tarafın kötü niyetli olması da değildir. Herkesin algılama biçimi farklıdır. Kimi yalnızca söylediğin kelimeyi duyar, kimi söyleyemediğin şeyi fark eder. Kimi davranışına bakar, kimi niyetine. Kimi seni bir anına göre değerlendirir, kimi seni tanıdığı bütün zamanların toplamından. Ve evet, herkesin anlama kapasitesi aynı değildir. Bu yüzden artık yanlış anlaşılmayı kişisel bir yenilgi olarak görmüyorum. Biri beni yanlış anladı diye ben yanlış bir insan olmuyorum. Birinin benim hakkımda kurduğu hikâye, benim gerçeğimin tamamı olmuyor. Her şeyi açıklamak zorunda değiliz. Herkes bizi sevmek zorunda değil. Herkes bizi doğru anlamak zorunda değil. Herkes bizim iyi niyetimizi görmek zorunda değil.
Ve belki en önemlisi, herkesin zihninde kendimiz için kusursuz bir imaj bırakmak gibi bir sorumluluğumuz hiç olmadığı.