Sonbahar geldiğinde bende bir şeyler değişiyor. Dışarıdaki hayat biraz yavaşlarken, ben içeride başka bir hız buluyorum. Günler kısalıyor, akşamlar uzuyor. Ev daha çok ev oluyor. Bir fincan çayın buharı, pencereye vuran yağmur, koltuğun üzerine bırakılmış bir kitap, loş bir ışık… Hepsi hayatın telaşından çekilip kendime yaklaşmam için küçük davetlere dönüşüyor.
Sonbahar-kış sezonu benim için yalnızca havaların soğuduğu bir dönem değil. Kendime en çok yatırım yaptığım zamanlar bunlar. Daha çok okuyorum. Daha çok dinliyorum. Daha çok düşünüyorum. Daha çok hissediyorum. Ve belki de en önemlisi, kendimi daha çok duyuyorum. Yazın o dışarıya dönük enerjisinden sonra içeriye dönmek bana iyi geliyor. Her şeyi yapmak zorunda olmadığımı hatırlıyorum. Her davete gitmek, her planın içinde olmak, her boşluğu bir şeylerle doldurmak zorunda değilim. Bazen hiçbir şey yapmamak da hayatın ta kendisi. Evde geçirilen uzun bir akşamı küçümsemiyorum. Tam tersine, onu bir lüks olarak görüyorum. Telefonu bir kenara bırakıp birkaç sayfa kitap okumayı, sevdiğim bir müziği açıp sessizce oturmayı, uzun uzun düşünmeyi, erken yatmayı, sabah acele etmeden kahvemi içmeyi… Bunların hepsi benim için birer yatırım. Çünkü kendimize yaptığımız yatırım her zaman büyük kararlar, yeni hedefler, eğitimler ya da başarılarla ölçülmüyor. Bazen kendine yatırım yapmak, zihnini dinlendirmek. Bazen bedeninin ihtiyacı olan uykuyu ona vermek. Bazen ruhunun özlediği bir kitabın sayfalarını çevirmek. Bazen de hiçbir yere yetişmemek. Sonbahar ve kış bana bunu hatırlatıyor: Hayatı yalnızca yaşamak değil, hissetmek de gerekiyor. Belki de bu yüzden bu mevsimlerde daha çok evde olmayı seviyorum. Evde olmak benim için hayattan uzaklaşmak değil; hayatın kendisine biraz daha yaklaşmak. Dışarıda akan dünyanın sesini kısınca içeride kendi sesimi daha net duyuyorum. Neyi özlediğimi… Neyden yorulduğumu… Neye ihtiyacım olduğunu… Neleri artık istemediğimi… Ve bazen insanın kendine verebileceği en büyük hediye, bütün bunları duyabilecek kadar sessiz kalabilmek. Bu mevsimlerde kendime biraz daha özen gösteriyorum. Cildime, bedenime, zihnime, ruhuma… Ama en çok da zamanıma. Çünkü zamanın kıymetini yaş aldıkça daha başka anlıyorum. Her dakikayı verimli geçirmek zorunda değiliz. Her günü bir başarı hikâyesine çevirmek zorunda da değiliz. Bazı günler sadece yaşanmak için var. Bir kitabın arasında. Yağmurun sesinde. Sıcak bir çorbanın buharında. Sevdiğimiz bir filmin karşısında. Uzun bir uykuda. Kendimizle baş başa kaldığımız bir akşamda… Belki de yaşamı gerçekten hissettiğimiz anlar, tam olarak bunlar. Sonbahar-kış benim için biraz da içsel bir mevsim. Dünyadan kopmak değil ama dünyanın gürültüsünden biraz uzaklaşmak. Kendimi yeniden toparlamak, zihnimi sadeleştirmek, merakımı beslemek, ruhuma alan açmak. Bahar geldiğinde yeniden dışarı taşacak enerjiyi, biraz da şimdi biriktiriyorum. Çünkü her mevsimin bir işi olduğuna inanıyorum. Bahar büyütür. Yaz canlandırır. Sonbahar düşündürür. Kış dinlendirir. Ve ben, bu yıl sonbahar-kışa yine kendime dönmek için giriyorum. Daha az acele ederek. Daha çok okuyarak. Daha çok hissederek. Daha çok dinlenerek. Daha çok evde kalarak.
Kendime yatırım yapmanın bazen bir şeyler eklemek değil, hayatımdan gereksiz olanları çıkarmak olduğunu bilerek. Belki de bu yüzden benim için sonbahar ve kış, yılın en kıymetli zamanları. Çünkü dışarıdaki hayat biraz yavaşladığında, içimdeki hayatı daha net duyuyorum.