Erkek yalnızlığı başka bir şeydir.
Bir gün bir dağın başına gidersin. Uzakta, yolu bile zor bulunan bir kulübede bir adamın tek başına yaşadığını görürsün. Kimseye zararı yoktur. Kimseyle kavgası da yoktur. Ama kimseyle bağı da kalmamıştır. Gönlü kırıldıkça uzaklaşmıştır toplumdan erkek. Önce bir arkadaşına küser. Sonra ailesinden uzaklaşır. Bir zamanlar her akşam oturduğu masalardan çekilir. Telefonları açmamaya, davetlere gitmemeye başlar. Kimse fark etmez. Çünkü erkeklerin yalnızlığı çoğu zaman gürültü çıkarmaz. Erkek "Ben yalnızım" diye ilan etmez kendini. Genellikle susar. Bir kadın "Yalnızım" dediğinde çevresinde birileri olabilir; komşusu, arkadaşı, kardeşi, akrabası... Bir şekilde konuşabileceği, derdini anlatabileceği bir kapı bulabilir. Elbette bunun istisnaları vardır; dünyada gerçekten yapayalnız yaşayan kadınlar da vardır. Fakat erkek yalnızlığının başka bir tarafı daha vardır: Erkek çoğu zaman çevresindeki insanları kaybetmekle kalmaz, insanlara ihtiyaç duyduğunu söyleme hakkını da kendisinden alır. Çünkü çocukluğundan beri ona güçlü olması öğretilmiştir. "Erkek ağlamaz." "Erkek dediğin dayanır." "Boş ver." "Takma kafana." "Geçer." Oysa bazı şeyler geçmez. Bazı kırgınlıklar insanın içine yerleşir. Söylenmeyen her cümle, ertelenen her özür, yutulan her gözyaşı zamanla insanın içinde başka bir sessizlik oluşturur. Ve erkek, çoğu zaman o sessizliğin içinde yaşamayı öğrenir. Duygusal çalkantıya dayanamadığından değil belki; duygusal çalkantısını paylaşacak bir alan bulamadığından. Bir erkeğin hayatına bakarsınız, onlarca insan tanımıştır. İş arkadaşları vardır. Eski dostları vardır. Akrabaları vardır. Mahallede selamlaştığı insanlar vardır. Ama gece olduğunda telefonu çalacak kimse yoktur. İşte asıl yalnızlık budur. Kalabalığın içinde görünmez olmak. Bir erkeğin yalnızlığı bazen bir dağ kulübesinde başlamaz. Şehrin ortasında başlar. Her gün işe giderken, otobüse binerken, kahvede otururken, ailesinin yanında yemek yerken bile başlayabilir. Çünkü yalnızlık, etrafında insan olmaması değildir. İçinden geçenleri anlatabileceğin bir insanın olmamasıdır. Ve erkekler bunu çoğu zaman çok geç fark eder. Bir gün dönüp bakarlar; eski arkadaşlar evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, başka şehirlere gitmiş, hayatın içine karışmıştır. Kendisinin hayatı ise aynı yerde duruyordur. Sonra bir sandalye, bir televizyon, bir telefon ve uzun geceler kalır geriye. İnsan yaşlandıkça bazı şeyleri daha iyi anlıyor: Her erkek güçlü değildir. Her susan erkek huzurlu değildir. Her yalnız yaşayan erkek yalnız kalmayı seçmiş değildir. Bazıları sadece defalarca kırılmış ve bir daha kapısını kimseye açmamıştır. Belki de erkek yalnızlığının en acı tarafı budur. İnsanlardan uzaklaşırken bunun özgürlük olduğunu sanırsın. Oysa bazen yalnızca yaralarını koruyorsundur. Bir süre sonra yaralarını korumak için ördüğün duvar, seni dışarıdan koruduğu kadar içeride de hapseder.
Ve bir gün o dağın başındaki kulübede otururken insan şunu düşünür: "Ben gerçekten yalnız kalmayı mı istedim, yoksa bir zamanlar çok istediğim insanların gitmesinden sonra yalnızlığa alışmak zorunda mı kaldım?"
Belki erkek yalnızlığı üzerine konuşurken sormamız gereken asıl soru budur.
Kaç erkek yalnızlığı seçti; kaç erkek ise yalnızlığa mecbur kaldı? Kaç erkeği yalnızlığa ittiler?
Çünkü bazen bir insan toplumdan uzaklaşmaz.
Toplumdan uzaklaşmayı öğrenir.